oilbay54

Durum: 86 - 0 - 0 - 0 - 26.09.2008 15:46

Puan: 749 -

12 yıl önce kayıt oldu. 2.Nesil Yazar.

Henüz bio girmemiş.
  • /
  • 5

mıksıçtı

mıh çivi demektir. bunu bilen birine mıhsıçtı sözcüğünün ne anlama geldiği aşikardır aslında; çok cimri. mıhrızdan daha cimri kişiler için söylenir.

guş barmaa

beş numaralı entri'ye bir ek yapayım isterim. çocukların kuş parmaklarının birbirine takarak küsmesi sanırım sadece antep'e mahsus bir adet.
ankara'da işaret parmağı orta parmağın üstüne konulur ve küsülecek çocuktan bozması istenir. karadeniz kıyısında da böyledir. (samsun, ordu ve giresun) ıstanbul'da da böyle olduğunu filmlerden görmüştük. antep'ten gayri yerlerde yaşayan anteplilerin küçük bir gözlemi, soruşturması gerekmektedir.

dayi ahmet aga

ılk ilkokulum. dayahmetaa ilkokulu. sadece ilk sömestr gitmiş, evimiz taşındığı için ikinci sömestr akyol ilkokuluna geçmek zorunda kalmıştım. yerini tam olarak hatırlamıyorum, istasyon caddesi üzerinde bir yerdi herhalde. avlusunu hatırlıyorum, dört yanı dersliklerle çevrili, başöretmen ve öretmen odalarının önündekarşısında "türküm doruum" okuduğumuz atatürk büstü olan taş bir avluydu. okuduğum sınıf hemen hemen kare biçimindeydi ve üst taraf açık sarı, alt taraf kiremit kırmızısı boyalıydı. çok şey değişmiştir, şimdi okul yerinde midir onu bile bilmiyorum. ama bu kez geldiğimde ziyaret edeceğim yerinde duruyorsa.

dosda dusmana topal osmana garsi

bu tekerlemedeki topal osman atatürk'ün fedailiğini de yapmış olan giresunlu topal osmandır. her ne kadar bir savaş kahramanı diye lanse edilse de şimdilerde, kendisi aslında azılı bir katildir. karadeniz yöresindeki rumlara karşı savaşmış, görünüşte karadeniz bölgesini rumlardan temizlemek, rumların yaptıklarının öcünü almak için çabalamıştır. ancak öldürdüğü, diri diri yaktığı rumların mallarını kendi üstüne geçirmekte hiç bir sakınca görmemiştir. silahını sadece rumlara değil anadolu halkına da çevirmiş, kendisinin yoluna çıkacağını düşündüğü herkesi katletmiştir.
en sonunda trabzon milletvekili ali şükrü'yü boğarak öldürmüş, bu cinayetten dolayı da devlet kuvvetleriyle çatışarak öldürülmüştür. kafası kesilmiş ve başsız cesedi meclis önünde bir hafta baş aşağı asılı bırakılmıştır. biz bu tür ölüme "it ölümü" demekteyiz

gaymak ekmeği

diğer entrilere bakınca kaymak ekmeğinin de ticarileşmiş olduğunu görüyorum.
antep'te sanayi çok gelişmemiş, bugünün dev tekstil makinalarının ortada olmadığı günler... zanaatkarlar bir iki halfe, üç beş şeertle düvenlerini çalıştırdığı günler. antebin kilim tüccarlarının kilimlerini sırtlayıp şehir şehir dolaştığı günler.

bu günlerde çok iyi bir kilim ustası olan amcam bir gün bana "usta düvenini üstüne gün doğmadan önce açıcı. usta halfesinden sonra gelmeli deel" diye öğüt vermişti. çoğu zanaatkar da bu öğüde aynen uyardı. (antep'i antep yapan şeylerden biri işte bu, artık çoğu toprak olmuş zanaatkarlardır. bu öğüdü asla unutmadım. otuz yıllık meslek hayatımda, istisna günler dışında ilk gelen hep ben olurum.

ışte bu erkenci ustalara ve sadece bu ustalara pişirilen bir sabah kahvaltısıydı kaymak ekmeği, ya da o günlerin daha doğru deyişiyle süt ekmeği. bir fincan tabağından azıcık büyük, ortasına parmak batırılmış, hamurla pişmiş arası kıvamda, üzerinde asla kahverengi leke olmayacak bir ekmek türüydü. sabah saat beşle altı arasında, hadi ısrar etmeyin yediye kadar yediniz yediniz, yoksa bulamazdınız.

tatlıcı bu ekmeği alır, üzeri bir parmak kaymak dolu sütün üstüne koyar, az biraz bekler sonra spatulayla alarak tabağa koyardı. yeteri kadar kaymak emmiş ekmeğin üzerine bal gezdirilir, fıstık tozu dökülür ve öyle servis yapılırdı.

bir tatlıcı dükkanının bir sabahta on veya on beş ekmek yapabildiğini söylemişlerdi ki ekmeğin değerini düşünün.

bugün, ticari boyutta yapılıyorsa, kimsenin günahını almayayım, yapay kaymak kullanılmasından şüphelenirim

domalan

yeraltında yetişen bir mantar türü. yılda bir kez ya çıkar ya çıkmaz, altın pahasıdır.

salça çıharmak

ben domates salçası nasıl çıkarılır onu anlatacağım. ama önce ankara gölbaşı?lılar nasıl çıkartır onu anlatayım isterim:
domates olarak et miktarı çok, çekirdeği az olan armuda benzer tür domates seçilir. ıyice yıkanan domatesler dörde bölünüp sentetik liften yapılan bir şeker çuvalına doldurulur. çuval, salçayı dışarıda yapıyorsanız bir ağacın dalına, evde yapıyorsanız musluğa, balkon duvarına çaktığınız sağlam bir demire asılarak suyunu sızdırmaya bırakılır. burada sızan su kırmızı renkli domates suyu değil içine azıcık süt katılmış suya benzer bir sudur. ıçilebilir olduğunu da söyleyeyim. bu şekilde bir gün bekletilen domates daha sonra ezilerek yeterli miktarda tuzla karıştırılır ve önce hızlı, sonra yavaş ateşte bir sekiz saat (dibi tutmayacak şekilde) kaynatılır. sonuçta elde edilen kırmızı macuna salça denilir. bir fiyat analizi yapıldığında değişik markalar altında satılan, türkçe olarak salça yazılan, yabancı dil yazımlarında ise daha dürüst davranıp tomato paste (domates macunu) diye yazılan market mallarının daha ekonomik olduğuna karar verilir.
antep?te usul daha farklıydı. önce yerli mal domates kullanılırdı. bunların her biri yeni doğmuş bebek kafası büyüklüğünde, kıpkırmızı, kendinden dilimli domateslerdi. elinize alıp da dilimler boyu kırdığınız zaman daha yemeden önce burnunuza ulaşan rayihası sizi mest ederdi. bu domatesin suyunun lekesi de öyle kolay çıkmazdı.
ışte bu domatesler kullanılırdı salça yapımında. salça zamanı domatesin fiyatını da vereyim, bir keresinde bir kilo domatesi dört (4) kuruşa almıştık. en küçük para beş kuruştu, o kadar da eski değiliz canım.
salça hazırlığı birkaç gün önceden yapılırdı. salça kazanları dışında büyük tencereler (kalaylı bakır olacak, alüminyum ve çelik tencere gavur icadıdır zati), ilistirler falan hep hazırlanırdı.
domatesler yıkandıktan sonra dilimlenir ve ince delikli ilistirlere (bkz: ilistir)doldurulurdu. sonra herkes, irice çocuklar da dahil olmak üzere sırayla ilistirlerin başına çöreklenir ve domatesleri ezmeye başlardı. domates iyice ezilip ilistir üstünde sadece posa ve çekirdek kalınca ilistirin altındaki kap alınır ve içindeki saf domates suyu kaynama kazanına dökülürdü. (bazı yerlerde kadınların domatesleri ayaklarıyla ezdiği de söylenir ama ben hiç görmedim) kaynatma işlemi odun ateşinde olabildiği gibi gazocağında da yapılırdı ve kazandaki domates suyu şimdinin market malı salçaları kıvamına gelinceye dek sürdürülürdü. ışlemin yapıldığı hayat, hayatın ait olduğu evin her bir odası ,evin önündeki yol, diğer evler de salça çıkarıyorsa tüm mahalle insana yaşam sevinci veren, evet biz yaşıyoruz dedirten bir kokuyla dolardı.
bir müddet soğumaya bırakılan domates macunu daha sonra damlara çıkarılır veya hayatlarda, çocukların girmemesi için önlem alınmış alanlara konulmuş büyük sinilere dökülür ve çoğu yerde üstüne geniş tülbentler serilirdi. bu şekilde salçanın güneşi emmesi, güneşin özünü içine çekmesi sağlanırdı. bu şekilde uzunca bir süre bekleyen salça tüm suyunu kaybeder, kararır ve kururdu. bu salçanın rengini tarif etmeye pek olanak yok, kara desen değil, kırmızı desen değil, ikisinin karması, ışığın geldiği yöne göre kah koyu kırmızı, kah siyah. yemeğe bir yemek kaşığının yarısı kadar anca atılır bu salçadan, yeter. market malı gibi iki kaşık üç kaşık koymaya alışkın birini şaşkınlığa sürükleyerek yeter.
son bir nokta, ilistirdeki posa da atılmaz. tuzlanır, yoğrulur ve köfte yumağı gibi sıkılarak kurumaya bırakılır. kışın pişecek maş çorbasına, sebze çorbasına katılır bu yumaklar ve domatesi yazın bilen insanlara yazı getirmiş olur.

teberik

teberik, ölen birinden kalan tüm eşyalara denir. para ve benzeri menkul ile her tür gayrimenkul bunların dışındadır. örneğin radyo (bir zamanlar çok değerli bir ev eşyasıydı), saat (keza o da öyle), dolmakalem, antika eşya. bu minvalde her şey teberik sayılırdı. değerli bir eşya olmasına gerek yoktur gerçekte, anı değeri taşıması yeterlidir.
soyha (bkz: soyha)(soyka) ise ölünün giysileridir. şimdi nasıl bir uygulama var bilmiyorum, ama bir zamanlar ölü birinin giysilerini aile bireylerinden birinin giymesinin iyi olmadığına inanılırdı. bu nedenle tüm bu giysiler (ayakkabı, terlik dahil) ölünün hayrına fakire verilirdi.

pesvente

açıkçası bu antepçe sözcüğü hiç bilmiyordum.
okurken aklıma "pestenkerani" sözcüğü düşüverdi birden. pestenkerani sözcüğü de "uyduruk-kaydırık", "anlamsız, saçma" anlamına gelir. bugünün türkçesinde bu sözcüğün tam karşılığı yok aslında. "pastan" sözcüğü de kötü anlamına geliyor farsça.
şimdi cümlemizi yeni baştan kuruyoruz :
"yav böyle pestenkerani malları alıp nedicin bilemeym"
ya da antepçemizle
"yav böyle pesvente malları alıp nedicin bilemeym - (kececimamet)"
çok yaşa sen antepçe

tudya

sözcüğün aslı "tutya"dır. gerçek sözcük ise tutiya olup arapçadır. çinko anlamına gelir. tutiya antepliye zor geldiğinden tudya deyip geçmiştir.
bilindiği gibi sac (demir) aksamı paslanmadan korumanın en emin yolu galvanizlemektir. bu işlem sırasında demir üzerine sıcak veya soğuk olarak çinko kaplanır. çinko kaplı sac artık evladiyelik olmuştur. ondüle edilmiş galvanizli sac damlara, baraka duvarlarına paslanma endişesi olmadan rahatça serilir. bir zamanlar abdeshane maşrabaları, ibrikleri de bu böyle saclardan yapılırdı. bu saclara da tudya denilebilir, ama esas olarak saf çinkoya tutya derdik biz:
küçükken bir rakı gannesinin içine zacyağı (sülfirik asit) doldurur, içine de küçük parçalar halinde tutya atardık. zacyağı fokurdamaya başlamadan önce de gannenin ağzına balon takar şişirirdik. böylece miskilim bir uçan balonumuz olurdu.
(zacyağı tutya işini denemeyin. elinizin akdeni yoksa ganneyi patlatır, yanarsıız. aman deym)

antep simidi ile disarili simidi arasindaki farklar

çiğ köfte, malhıtalı köfte (pardon mercimekli köfte olacaktı) meşhur olup türkiye'nin her yerinde yenilir hale gelince simit talebi de arttı doğal olarak. bakliyat satan pek çok firma ürün çeşitlerinin arasına simidi de (pardon ince bulgur olacaktı) kattılar, bir yirmi, yirmi beş senedir.
eh iş ince bulgur olunca çiğ köfte de olur, mercimekli köfte de. (yağlı köfteyi saymıyorum, dışarıda has sadeyağ bulunmuyor)
olur mu gerçekten diye soruyorsanız, olur, ama bazı farklılıklarla. ışte bu farklılıklardan bazıları ve diğer halfelerin de katkılarını rica ediyorum bu arada. (adil olmak için kara simidi devre dışı bıraktım)
1. antep simidinden çiğ köfte yapılır, dışarılı simidinden etli lapa yapılır.
2. antep simidinden yağlı köfte yapılır, dışarılı simidinden yapılmaz, dışarılı yağlı köfteyi bilmez.
3. antep simidinden malhıtalı köfte yapılır, dışarılı simdinden mercimekli lapa yapılır.
4. antep simidinden yapılmış çiğ köfteden yuvalama yapılır, dışarılı simidinden yapılmış etli lapadan yuvalama yapılmaz, çünkü dışarılı yuvalamanın ne olduğunu bilmez.
5. antep simidinden çıtır çıtır içli köfte yapılır, dışarılı simidinden yapılanı ekmek arası köfteye benzer.
6. antep simidinden simit aşı yapılır, aynı şeyi dışarılı simidiylen yaparsanız un çorbası elde edersiniz.
7. antep simidi güzel kokar, dışarılı simidini koklayamazsınız, burnunuza kaçar.
8. antep simidini sadece antepten alabilirsiniz, dışarılı simidi her markette bulunur.
benim aklıma bir kalemde gelenler bunlar, gerisi de diğer halfelere bırakıyorum.

alleben deresi

alleben deresine boklu dere diyenler ankara?nın tam ortasından geçen, bir rivayete göre adı ankara çayı, bir diğerine göre de çubuk çayı denen dereyi görmemişler demektir. üstelik ikisini de aynı zaman dilimleri içinde değerlendiriyorum, örneğin 1970 yılına. pek çok yerde üstü örtülmüş olmasına rağmen bu dereden gelen koku ve kirlilik yanında, alleben?in en kirli olduğu tabakhane bölgesinin suyu içme suyu gibi kalır(dı).
alleben deresi?nin genişliği, şehir içinden geçtiği bölümler düşünüldüğünde iki metreyi geçmezdi. yer yer bir metreye de düşer, bu bölgelerde de derinliği artardı. şöyle diyelim, yetişkin bir insan karşıdan karşıya atlayabilirdi.
fidanlıktan başlayıp çınarlı cami?nin önüne kadar gelen derede, küçük çocukların ?çimeceği? kadar derin bölgeler vardı. tam çınarlı cami?nin önüne geldiğinde küçük bir bent konulmuştu kim bilir hangi zamanda. bendin arkasında küçük çaplı bir ?baraj gölü? bile oluşmuştu. bu göl, yaz günlerinde, utanmaz(!) bazı çocukların havuzuydu. yüzerlerdi yani. o günlerde mayo denilen şey pek bilinmediğinden, penye don yerine de amerikan bezi ya da patiskadan don kullanıldığından havuza donlarıyla giren çocuklar dışarı çıktıklarında mal-mülk ortada olurdu, utanmazlık ondan yani?
bu bentteki iki veya üç oluktan aşağıya su bırakılırdı. suyun miktarı bugün tahayyül edebileceğinizden daha fazla olduğundan su bendin üzerinden de aşar yoluna devam ederdi. bu bentten çınarlı caminin arkalarına doğru uzanan bostanlara tabi akışla su çekilirdi. bu bostanlarda, anteplinin bir oturuşta bir horoz büyüklüğünde olanını yediği marul yetişirdi. bentten çekilen su fazla olmadığından dolayı bendin önünden akan su, yoluna devam eder, bu kez de önümüze emirgan aile çay bahçesi önünde çıkar, babamın bir süre müdürlüğünü yaptığı antep çocuk esirgeme kurumu?nun önünden geçerek tabakhane?ye doğru akardı. emirgan?ın önünden başlayarak dere her iki yanında örülü yedi sekiz metrelik duvarlar arasındaki bir yatakta akardı. kirlenme de buradan az öncesinden başlayarak tabakhane?ye kadar devam eder, tabakhane?de zirve yapardı. bunun nedeni antep?in lağım sularının bir bölümünün emirgan?ın az aşağısında dereye verilmesiydi. tabakhaneyi hiç söylemeyeyim, hem tabakçıların (debbağ) suları, hem de kilimcilerin boyalı suları burada dereye boşalırdı. kokuyu tarif edeyim; sanki bir koyun sürüsünün içinde gibi hissederdiniz kendinizi; tahammül edilebilir bir kokuydu. ıtiraf edeyim, bazen özlediğimi düşünüyorum.
çınarlı cami?den öncesine gelince su enikonu temizdi. bu bölgeye boklu akar demek hakaret olur. kavaklık?ta, bugün baro'nun yerinin biraz aşağısında, derenin en dar yerinde kilis?ten motorla gelmiş bir adamın susuzluğunu gidermek için dereden avuç avuç içtiğini biliyorum. belki midesizdi(!), ama en azından içilemez derecede kirli olmadığının da delilidir. gene aynı bölgede, zaman zaman boyu otuz kırk santim olan balık yakalandığını da bilirim. küçük, parmak kadar balıklar ve iribaşlarsa sıradan görüntülerdi. dere boyu sıralanmış kurbağaların şarkıları da öyle. biliriz ki, balıklar pis suda yaşamaz.
yazının başında ?fidanlık?tan başlayan? diye bir ibare kullandım, tabi dere fidanlık?tan başlamazdı. fidanlık şimdiki haline göre epeyce büyük tel örgü çevrili bir yerdi, dere fidanlık içinden geçerdi. (ya da kenarında kurulmuştu) fidanlık da bu derenin suyunu kullanırdı.
kardeşim, ben ve birkaç arkadaş, bir gün fidanlık?tan yukarı dere boyu yürümüştük. ıki, üç saatlik bir yürüyüştü bu. ben daha önce planladığım üzere yanımda büyük bir tencere taşıyordum. dere boyunca dizili böğürtlenlerden reçellik toplayacaktım.
öyle de yaptım. hem yedik, ellerimiz kollarımız yara bere içinde kaldı, böğürtlen öyle kolay vermez meyvesini, hem de tencereyi yarıya kadar doldurdum.
evet, dere boyunda, sık çalılar halinde böğürtlen de yetişiyordu bir zamanlar. hem de çınarlı cami?nin oraya kadar her yerde. baldıranlar da, ilkbahar başından eylül sonuna kadar binbir renk çiçek açan yabani otlar da.

sonra 1971 yılı geldi, büyük bir kuraklık oldu, o kuraklıkta, derenin üst başında oturan köylüler dereyi sulama amaçlı kullandı. dere hemen hemen kurudu. şimdi bir sızıntıysa alleben, o günlerde küstüğündendir.

teberik

hediye anlamına da kullanılır.

kahke

evimin yanındaki markete gittiğimde kuruyemiş reyonunda "kahke" sattıklarını gördüm. plastik kapların içine doldurmuşlar bir kilo kadarını satıyorlar. bu kez hayret etmedim. çünkü hayret hakkımı, iki yıl önce antepli bir arkadaşın "sen seversin, gurbet eldesin" diye teberik olarak getirdiği kahkeleri gördüğümde kullanmıştım.
her iki kahke de ankara'da, istanbul'da pastanelerde satılan susamlı (küncülü) tuzlu çubuklarla öz olarak aynıydı.
ıtiraz hakkımı kullanıyorum.
kahke veya gerçek adıyla kaake en dişsiz adamın bile rahatlıkla yiyebileceği kadar yumuşaktır bir kere. azami çapı on santim kadar bir simit düşünün ve simitin iç çapı da bir parmak kadar olsun. kalınlığı da gene azami üç santim kadar olur. aslında kaake hamuru dikdörtgen biçimindeki kara tepsiye yan yana konulur. her bir kaake hamurunun ortasına parmak sokulur. öylece pişirilir. hamur şişince yanyana duran hamurlar birbirine hafifçe yapışır. fırından çıkınca sıcakken üstüne sadeyağ sürülür. sonra tepsinin üstü kahke beziyle kapatılır.
kaakenin altı, yanları has un beyazlığında, üstü ise yağıyla birlikte (koyu) kahverengi olur. bu haliyle kaake biraz ankara'nın, istanbul'un poğaçasına benzer. ama kullanılan undan olsa gerek daha tok, daha doyurucudur.
kaake az biraz soğuyunca satılır. simitçiler daha doğrusu kaakeciler bunları tablalarına koyar ve "simit var taaze taaze kaake var, kaaakeci" diyerek satarlar.
(not : simit antep işi değildir, ithaldir. kaake, ülkemizde sadece antep'e özgüdür.)

arazoz

ıki yıl kadar önce urfa'da halen çalıştığını görmüştüm, ama sanırım artık antep'te yok.
arazöz aslında bir itfaiye kamyonu. bu kamyonun önünde her iki yana doğru üç ya da dört tane vana olur. ıtfaiye kamyonu yürürken bu vanaları açar ve bu vanalardan orta basınçta su fışkırır. tozlu cadde ve sokaklarda vanaları açık yürüyen arazözler tozları bir nebze olsun yatıştırır.
bu arazözlerden eskiden antep'te de vardı. tozları yatıştırma amacının dışında bir de serinlik vermek amacıyla kullanılırdı bu arazözler. yaz ayları, akşama doğru saat dört beş arası bu arazözlerden ikisi üçü farklı caddelerde dolaşmaya çıkarak caddeleri sulardı. o saatlerde sıcaktan pişmiş, uyuşmuş olan esnafa bu suyun getirdiği serinlik bir şevk verirdi. arazözler esas olarak çocukların sevgilisiydi. her arazözün yanı sıra koşan, fışkıran sudan ıslanan onlarca çocuk olurdu.
dediğim gibi sanırım artık antep'te yok, ama urfa'da var. ama urfa'nın çocukları arazözün peşi sıra koşturmuyorlar

antepspor galatasaray futbol maci

gaziantepspor kurulmadan biraz önce, daha kulis çalışmaları yapılırken bir antep karması kurulmuştu. bu karma takımla galatasaray arasında bir maç düzenlenmişti.
maç kamil ocak stadının yerinde bulunan eski antep stadında yapılmıştı ve o zamanlar antep'te dinlenen tek radyo olan (diğer radyo istasyonları da dinlenirdi ama güçlükle) antep il radyosundan naklen yayınlanmıştı. maçı naklen anlatan gaziantep lisesi müdürlüğünden radyo müdürlüğüne geçen edebiyat öğretmeni adil dai'ydi. galatasaray oyuncusu talat özkarslı ilk yarı galatasarayda, ikinci yarı antep karmasında oynamış, maçı galatasaray 8-1 kazanmıştı. büyük futbolcu metin oktay da bu maçta oynamıştı.

nacarlatmak

x - acı mı yoorum biber? mademiz hasta da.
y- acı deel acı deel. yiyin.
(x biberi yer. biber çok acıdır)
x- yoorum sen ağzinin tavanını nacarlatıksın ellaam. mademiz haraba olucu...

zılgıt çekmek

bir de azarlamak, fırça atmak anlamı vardır bunun. müdür memura zılgıt çeker örneğin. memur da zılgıtı yer

ev ekmegi

hamuru çok sert olur bunun. sumsuklaya sumsuklaya yorgulur. bilek gerekir. kuruduğu zaman bile kıtır kıtır yimesi yeen hoştur.

açma ekmek

buna yahudi ekmeği de derlerdi. şimdi yahudilerin hıristiyan paskalyasından on gün kadar sonra kutladıkları bir bayram vardır, hamursuz bayram derler. bu bayramda yahudiler mayasız ekmek yerler. tuzsuz, bembeyaz, yavan, katır kutur bir ekmektir. bu açma ekmek (sadece) görüntü olarak bu ekmeğe benzediğinden dolayı açma ekmeğe yahudi ekmeği denirdi.
(bu arada antepteki son yahudiler, 1967 arap israil savaşından sonra şehrimizi terketmişlerdir. ortaokulda benden bir sınıf önde olan (ablamın sınıfında) ibrahim arkadaş ve 1-a sınıfında okuyan kız kardeşi raşel arkadaşı hayırla yadediyorum)
  • /
  • 5
Henüz hiç başlık açmamış.
Henüz bir favori entry yok.

Toplam entry sayısı: 86

kırkayak kahvesi

kırkayak kahvesi için bülent ağcabay'ın kitabından bir alıntı vermek istiyorum:
sevdalanmayı orada öğrenmiştik.
ılk tütünü de,
şarabın buruk tadını da,
nazım?ı da...
adam gibi oturup,
adam gibi söyleşmeyi,
meclisin ne olup,
ne olmadığını,
anlamıştık orada...

bir döneme damgasını vurmuş bir kuşağın, neredeyse oturmaktan çok ?yatıp kalktığı? bir mekan olan ?kırkayak kahvesi? yıkılıncaya kadar, belki çoğumuz için kentin diğer kahvehaneleri gibi sıradan bir yerdi.
zamanla, ünlü bir nargilesi, okkalı bir kahvesi, demli bir çayı için gelinecek bir yer olmaktan çıktıysa, sessiz sedasız her eskiyen, değerini kaybeden şey gibi, yok olup gitmeye de mahkum oldu... bir zaman sonra adı bile unutulacak, zihinlerden bile silinip gidecek... doğaldır da bu... nice kahveler yapıldı... nice kahveler yıkıldı !..
1960-70 yıllarında ilk gençliğini yaşayanlar için farklı bir yeri vardı bu kahvenin... bazen bir kütüphane, derssiz, zilsiz, öğretmensiz ikinci bir okul; bazen bir eğlence yeri, bazen de, acısıyla tatlısıyla anıların saklandığı yerdi...
kitabımda bu kuşağın birlikteliklerini, herkesin birazda birbiri için yaşadığını, çocukluktan gençliğe geçişteki saf ve gizemli duygularını, sevgilinin haberinin bile olmadığı platonik aşklarını, heyecanlarını, esprilerini, kazanım ve kayıplarını, kentin insancıl yüce töreleri ile ortamın tüm sıcaklığı ile bulup, o güzel dünü koklayacağınız umudundayım...
bu kitap, bir kahveyi, bir mekanı anlatmaktan çok, ?bir dönemin, bir kuşağın anlatımı ve bu da bir anlatımdan daha çok onları yaşamaktır.?
?68?liler? le ilgili çok şey konuşuldu, yazıldı... ama onların kimlikleri, kim oldukları, yorumların da ötesinde birebir yaşadıkları ve yaşattıkları da olsa gerek. onlar çileli bir kuşağın ?çile tarlası? olmuş, ama çilelerini, yokluklarını, acılarını gülerek, güldürerek gizlemiş; solcusuyla, sağcısıyla, devrimcisiyle, ülkücüsüyle çile tarlalarında ?umut çiçekleri? ni açtırmış, umut tarlalarına dönüştürmüşlerdir.
her eskiyen şey yerini yenisine bırakacak, ancak geride anılar kalacaktır... yıkılan, gaziantep?in bir dönemine damgasını vuran yapı idi. ancak, kırkayak başarılara hazırladığı zeminle ve anılarıyla yaşayacaktır...
kırkayak kahvesi kitabı, dönemi yaşayan müdavimlerin anlatımlarıyla oluştu. kahvenin renkli simalarından ercüment asaf yanıç kahvenin yıkılmasından sonra yaptığım röportajda anlattıkları beni oldukça etkilemişti. yanıç o yıllarda kahvenin yıkılmasıyla birlikte anılar yumağına gömülmüştü.
?..toprağı hayyam?ın da cem?in de kabirlerinden çok şarapla yıkanmış kırkayak?ta yok... abdi de yok... boyacı ökkeş?te... ali ıhsan hoca da, kara memik?de, kokulu zerdaliler de yok artık... gece bekçisi kemal, erik yemeye gelmeyecek artık gece yarısından sonra... şarapçı semih?te kayıp, semih?in takımı da... abdi?nin tahta dükkan darabaları hangi zemheri de, hangi mekanı ısıttı, yakılırken kimbilir...
şabanların zeki ağa?nın haphap tıkırtıları, müebbetlik dayı?nın sabah namazı dönüşü salavat mırıltıları kalmamış kırkayak sabahlarında...
çavuş ağa taze dem tutmuyor artık... ne uzun oğlan gözüküyor ortalarda, ne amerikan ökkeş, ne dayı hüseyin, ne de paşa... parasız, pulsuz şarap mezesi olabilecek ne turp var, nede turp tarlaları kalmış arka taraftaki bostanda.?
kırkayak kahvesi?nin unutulmaz tipleri ve sürekli müdavimleri vardı. bunlardan, macat hüseyin, kahvede en çok oturan ve oyun seyreden kişiydi. yağmurlu günlerde kahve kalabalık olurdu. böyle bir günde şemsiyeyle dışarıda bekleyip oturacak saatlerce yer beklemişti.
macat kahveden ayrılmayıp eve gitmediği için annesi ona dolma, simit aşı veya mercimekli aş getirirdi. kadıncağız oğlunun ?rızgının? kahveden kesilmesi için su afsunlatıp, kahvenin ortasına dökmüştü.
kırkayak kahvesi?nde oturan her kesin bir lakabı vardır. müdavimler aradan kırk yıl geçmesine rağmen halen lakaplarıyla sesleniyor. ısterseniz kahvenin renkli tiplerinden süleyman hortoğlu?nun lakabını kendi anlatımıyla sizlere anlatayım.
?..gaziantep lisesi yıllarımda öğretmenimiz bize fiziki ve ruhsal yapımızı anlatan biyografyamızı yazmamızı istemişti. bende aynada şöyle kendime alıcı bir gözle baktım ve kendimi o yıllarda cinganlara benzetmiştim. hani cinganlar güneşte çok dolaştıkları için esmerin bir kaç ton daha koyusu olurlar ya, ben de biraz esmer olduğum için kendimi cinganlara benzettim ve yazımın başlığını ?cingan sülo? koymuştum. benim yazım öğretmenimizin dikkatini çekmiş ve daha sonra okumamı istemişti. sesli olarak sınıfta cingan sülo?nun fiziki ve ruhsal yapısını okudum. o günden sonra arkadaşlarım bana süleyman değil, ?cingan sülo? demişlerdi.
kitabımda dönemin sosyal ve kültürel yapısını anlatmaya çalıştım. o yıllarda yaşanan olaylar ve kırkayak gençliğinin olaylara yaklaşımı dönemi yaşayanların ağzından anlatmakla farklı bir boyut kazandı. kahvenin müdavimlerinden samet bayrak o yılları anlatırken, türkiye?de ilk boykotu şöyle anlatıyor:
?..1967 yılı?nda çok büyük bir kar yağdı. o yıllarda belediye otobüsleri dahi sefer yapamaz olmuştu. hatta evlerimizden sokağa çıkmak için tünel kazmıştık. yürüyerek gaziantep lisesi?ne geldik ve kaloriferlerin yanmadığını gördük. müdürümüz şerafettin mertoğlu idi. okul müdürümüz her türlü şartlarda eğitimin devam edeceğini ifade eden bir konuşma yapmıştı. ama hava gerçekten soğuk ve çoğumuzun paltosu yoktu. ıyi koşullarda eğitim yapılması ve kaloriferlerin biran önce tamir edilip, ondan sonra eğitime devam edilmesi için türkiye?de liseler arasında boykot ilk defa gaziantep lisesi?nde yapıldı. eylemimin sonuç verdi ve bir süre sonra kaloriferler yapıldı ve eğitime devam edildi.?
dönemin gençliği hakkını arıyor, okuyor, sanata ve kültüre kentin imkanları ölçüsünde katılıyordu.
kırkayak kahvesi?nin yıkılması kahvenin müdavimlerini derinden etkilemişti. müdavimlerden yaşar bal, kahvenin yıkılmasından sonra, ?..prag?da nazım hikmet?in oturup, mektup yazdığı, kahve içtiği yer, fransa?da leydi diana?nın kaza geçirdiği tünel, rus çarı deli petro?nun çek cumhuriyeti?nde kaldığı dükkan kente gelen turistlere seyahat acenteleri tarafından belli bir bedel karşılığı gezdiriliyor. bu alanlar aynı zamanda ülkenin turizm girdisine büyük katkı sağlıyor.
türkiye?de değil, dünyada bir kahvehane düşünün ki, müdavimleri kentin ve ülkenin hizmetine bu kadar büyük katkı sağlasın. farklı bir kültür, farklı bir anlayışla işletilen bu mekan aradan geçen 40 yıl sonra dershane ya da etüt merkezleriyle yapılmak istenileni uzun yıllar önce gerçekleştirdi. kırkayak kahvesi müdavimleri olarak, minyatür, birkaç metrekare alan içerisine kırkayak kahvesi?nin yaptırılmasını istiyoruz. kente, sosyal ve kültürel alanda katkı vermesi gereken belediyenin, bir dönem gençliğinin yaşamında çok büyük etkisi olan bu mekanı tekrar canlandırması gerekir diye düşünüyoruz.?
tüm çalışmalarımda bana her düzeyde destek vererek en önemlisi, suyun kaynağına inerek o kuşağın tarafımca anlaşılmasını sağlayan, anılarıyla, anlatılarıyla, yazılarıyla çalışmanın kitaplaşmasını sağlayan hiç kuşkusuz ?tüm kırkayaklılar? dır.
kitabın önsözünü hazırlayan yargıtay onursal başkanı mehmet uygun?a, gazeteci yazar ülkü tamer?e, devlet sanatçısı dilek türker?e, gazeteci yazar tamer abuşoğlu ile kitabın son sözünü söyleyen siyaset bilimci-yazar, prof. dr. toktamış ateş?e ve şükran borçluyum.
kitabın önsözünü yargıtay onursal başkanı mehmet uygun yazdı.
kitabın son sözünü 68?li kuşağın unutulmaz örgütlenmelerinden fkf (fikir kulüpleri federasyonu)?nin önde gelen ve önder ismi prof. dr. toktamış ateş söyledi.

kırkayak kahvesi

bu kahvehane, yukarıda verdiğim yazıda anılan antep lisesi müdürü şerafettin mertoğlu'nun tabiriyle "kırkayak müessesesi"ydi. bir diğer işlevi de karnesinde kırık not olan öğrenciler, bu müesseseden 1 ira karşılığında, mührü imzaları tamam kırıksız karne götürürlerdi evlerine. böylece sömestr sonunda yenecek olan dayak bir sömestr ertelenmiş olurdu.

antepteki dolmuş hatları

başlık değişmiş ama ilk haliyle de anlatılacak şeyler vardı.
antep?te başlangıçta iki dolmuş hattı vardı. ıkisi de belediye otobüsleriyle aynı güzergahı izlerdi. biri şehreküstü?den başlar fidanlıkta biter, diğeri saçaklı mahallesinin eteklerindeki yeni halden başlar, başkarakol?da, ya da lise önünde sona ererdi. biri daha yeni model olan ama iki modeli de o gün için bile çok eski sayılan skoda marka station vagon arabalar çoğunluktaydı. aynı araçları daha sonra ankara?da da görünce yadırgamamıştım. ama ankara?da ikisi sürücü yanına olmak üzere yedi kişi alınırken antep?te bu sayı bir eksiğiyle altıydı. şoför mahalli tek kişiydi.
skoda marka araçların sayısı bir elin parmaklarını geçmiyordu. bu araçların yanı sıra artık fabrikası bile yok olmuş, iyi durumda olanlarına uluslar arası antik araba biriktiricilerinin bir dünya para verdiği otomobiller de vardı dolmuş yapılan. ıkisinin markası warszava (varşova) idi. çok uzun yıllar sonra bu otoların ikinci dünya savaşı öncesinde polonya?da yapıldığını öğrendim. bir de en yeni oto olarak, kurtuluş ılkokulu başöğretmeni mecit ateş?in kullandığına benzer (yeşil beyaz bir otoydu bu) opel kapitan model araba vardı. tabi daha eskiydi. bunu da araştırdım. 1951 veya 52 model olduğunu tahmin ediyorum.
bu dolmuşların büyük çoğunluğu, şehreküstü fidanlık hattında çalışırlardı ve daha sonra ankara?da dikimevi ? kızılay ? bahçeli hattında çalışan dolmuşların kızılay?da mutlaka durması gibi karagöz?de durak yaparlardı.
bu taksi dolmuşlar çok çok eskiydi muhtemelen bünyelerinde kamyon parçası bile barındırıyorlardı. yeni bir aracın olağanüstü pahalı olduğu bir dönemde bu normaldi diye düşünüyorum. 1965 yılında 1964 model bir volkswagen kaplumbağanın yüz bin bir mercedesin üç yüz bin liranın üstünde olduğunu hatırlatayım. bu paraların birincisiyle bir apatman dairesi, ikincisiyle o zamanların en gözde semti kolej tepede bir villa alınabilmekteydi.
saçaklı mahallesindeki yeni hal önünden kalkan dolmuşlar ise tam bir alemdi. halden mal alan esnafın malını taşıyan at arabaları (naylon arabalar) boş kalan yerlere de yolcu alırlardı. bu her zaman olmazdı. esas dolmuşlar bugün ülkemizde çok az görülen triportörlerdi. evet? otomobilin çok pahalı olmasına karşılık bu triportörler antep halkının çok sevdiği motosiklet fiyatınaydı. tek marka motoguzzi?ydi. bu markanın hala triportör ürettiğini duyunca şaşırmayın. dolmuş olarak kullanılışı şöyleydi: kasaya karşılıklı olarak iki sıra çakılmıştı. bu sıralara üçer kişi otururdu. yedinci kişi sırtı sürücü bölümüne denk gelecek şekilde küçük bir kürsüye oturur, yükler de ortadaki boşluğa istif edilirdi. bu bölümün üstü bir brandayla kaplıydı. elinde yük olmayan veya hatırlı müşteri de sürücünün yanına otururdu. sürücü önce paraları tahsil eder sonra yola koyulurdu.
benim hayal meyal anımsadığım bir diğer toplu taşım aracı da faytonlardı. şimdi örneklerini ancak turistik beldelerde gördüğünüz faytonlardan bir ara antep?te çokça varmış. ben bir kez bindiğimi hatırlıyorum. bunu anneme sordum, doğruladı, ancak o da ayrıntı veremedi. ama antepli hemşerilerim şehirlerinde bir zamanlar faytonla da dolaşıldığını bilsin diye buraya almak istedim.

tel mahmil

dolap antep dilinde mahmil olarak söylense de teldolap (bitişik yazılır) antepçenin en hasını konuşanlar arasında bile teldolap diye söylenirdi. daha doğrusu tel mahmil de söylenirdi ama teldolap daha çok söylenirdi.
sadece arkası tahta, kapak hariç üç yanı tahta ve tamamı telli olmak üzere muhtelif modelleri vardı. bu modellerin hemen hepsinin altında bir büyük ya da iki küçük çekmece olurdu. genellikle üç sabit bölmeye sahip olurlardı
buzdolabı antepe gelip yaygın olarak kullanılıncaya kadar soğutma işlemi hariç mutfakta buzdolabının yerini tutmuştur. yemeklerin kısa dönem saklanması işine yaradığı gibi (kışın uzun süre de saklanırdı), karınca gelmesi muhtemel şeker, reçel gibi yiyecekler, açıkta bırakıldığında kurtlanabilecek pirinç, özellikle bulgur türü şeyler burada saklanırdı. sabah kahvaltısı malzemeleri de genellikle en üst rafta yer bulurdu kendilerine.
geçen yıl ovuzeli'nde gittiğim bir köy evinde bu dolaplardan birinin durduğunu ve hala kullanıldığını görünce çocukluk arkadaşımı bulmuş gibi olmuştum.

portalin

portalin 1964 veya 1965 yılında çıkmıştır ilk kez. o güne kadar içilen tek milli içeceğimiz "başpınar gazozlarıydı". okul kantinlerinde onbeş kuruşa satılırdı. portalin yirmibeş kuruş olarak arzı endam etmişti. (sanırsam başpınar gazozu'nu üreten aynı firma üretiyordu)

gazocaa

gaz ocağı
lpg gelmeden ve geldikten sonra yaygınlaşmadan önce her evde bir iki tane bulunan mutfak ocağı.
bu ocak sarı madenden yapılı bir gazyağı (gazyaa) haznesi, bu hazne üzerinde küçük bir pompa ve hazneye aynı piknik tüpteki gibi bağlanmış bir brülörden oluşurdu. brülörün hemen altında yanma bölümünü çepeçevre saran bir çanak vardı. bu çanağa mavi ispirto konulur, ispirto yakılır, bu ispirtonun hazneden yükselmiş bulunan gazı buharlaştırması beklenirdi. gazın yanmaya başladığına kanaat getirilince de pompayla gaz pompalanırdı. nekadar fazla pompalarsanız o kadar harlı ateş elde ederdiniz. ocak söndürüleceği zaman da hazneye pompalanmış hava bir kelebek vasıtasıyla boşaltılırdı. ocağa raptedilmiş üç ayak üzerinde de yemek pişer, su ısıtılırdı. piknik tüp gibi... ancak piknik tüpten farklı olarak gazocaanın yakıt haznesi ocağın , üzerine konulan yükü taşımaz, bu haliyle de piknik tüpe göre çok emniyetlidir.
not : sadece antepe özgü değildir, diğer yerlere göre antepin farkı, antepte çokça kullanılan bir modelin antepte üretiliyor olmasıdır.

gaymak ekmeği

diğer entrilere bakınca kaymak ekmeğinin de ticarileşmiş olduğunu görüyorum.
antep'te sanayi çok gelişmemiş, bugünün dev tekstil makinalarının ortada olmadığı günler... zanaatkarlar bir iki halfe, üç beş şeertle düvenlerini çalıştırdığı günler. antebin kilim tüccarlarının kilimlerini sırtlayıp şehir şehir dolaştığı günler.

bu günlerde çok iyi bir kilim ustası olan amcam bir gün bana "usta düvenini üstüne gün doğmadan önce açıcı. usta halfesinden sonra gelmeli deel" diye öğüt vermişti. çoğu zanaatkar da bu öğüde aynen uyardı. (antep'i antep yapan şeylerden biri işte bu, artık çoğu toprak olmuş zanaatkarlardır. bu öğüdü asla unutmadım. otuz yıllık meslek hayatımda, istisna günler dışında ilk gelen hep ben olurum.

ışte bu erkenci ustalara ve sadece bu ustalara pişirilen bir sabah kahvaltısıydı kaymak ekmeği, ya da o günlerin daha doğru deyişiyle süt ekmeği. bir fincan tabağından azıcık büyük, ortasına parmak batırılmış, hamurla pişmiş arası kıvamda, üzerinde asla kahverengi leke olmayacak bir ekmek türüydü. sabah saat beşle altı arasında, hadi ısrar etmeyin yediye kadar yediniz yediniz, yoksa bulamazdınız.

tatlıcı bu ekmeği alır, üzeri bir parmak kaymak dolu sütün üstüne koyar, az biraz bekler sonra spatulayla alarak tabağa koyardı. yeteri kadar kaymak emmiş ekmeğin üzerine bal gezdirilir, fıstık tozu dökülür ve öyle servis yapılırdı.

bir tatlıcı dükkanının bir sabahta on veya on beş ekmek yapabildiğini söylemişlerdi ki ekmeğin değerini düşünün.

bugün, ticari boyutta yapılıyorsa, kimsenin günahını almayayım, yapay kaymak kullanılmasından şüphelenirim

kırkayak kahvesi

bu kahvehane, yukarıda verdiğim yazıda anılan antep lisesi müdürü şerafettin mertoğlu'nun tabiriyle "kırkayak müessesesi"ydi. bir diğer işlevi de karnesinde kırık not olan öğrenciler, bu müesseseden 1 ira karşılığında, mührü imzaları tamam kırıksız karne götürürlerdi evlerine. böylece sömestr sonunda yenecek olan dayak bir sömestr ertelenmiş olurdu.
Henüz takip ettiği biri yok.
Henüz takip eden biri yok.