antepte hamam kültürü

en güzel kültürlerimizden bir tanesi..hatta benim için en eglencelisi en iyisi..biz hamama asla tek başımıza gitmeyiz ee o zaman tadı çıkmaz..ya arkadaşlarla akrabalarla toplanıp ya da komşularla toplaşılıp gidilir..hamama giderken pastanın böregin dolmanın köftenin alayı yapılır,içecekler alınır..hatta abartılıp darbuka,zilli def götürülür...göbek taşında önce yenilip içilsin sonrada iki göbek atılsın diye*sabahtan akşama kadar bu güzel ve degişik aktivite devam eder..yıkanmaktan pambık ve pendir topa gibi olmuş arvatlar yavaş yavaş toplanırlar bu arada hamamda ogulları için çaktırmadan kız bakarlar..***
hamam öpücügü !

hamamın gendine has kültürü ve bir dizi kurallar manzumesi vardır.
eyle "rap" deyni hamama gedilmez.
hamamın günner önceden başlayan bir hazırlığı olur.
tabi bu garibim, ekmee muhtaç insannar için deel, halı vahdı yerinde olannar içindir.
yosam, fıharenin heç bir yerde o vahıd da gıymatı yohdu, böön de yoh kimin.
zengin avradlarının hamamda özel gullandıkları hizmeatkarları, natır'ı olurdu.
natır hanım hamama getmeden eve gelir, kil leenini alır, hamam öteberilerini alır hamama daşırdı.
evin avradı da "hanım hatın" kimi hamama geder, yıhanır, arınır, mis gibi kohulu burcaklı evine dönerdi.
o yıllarda natır kiralamak için zengin olmak gerekti.
biz fıhareler değil natır dudmak, kil leenimizi, küfte hamadanımızı gendimiz dilimiz dışarıya çıha çıha daşırdıh.
çocukluğumdan hatırladığım en gözel hamam hatıram, gış aylarında anam rahmatlığın soyup soyup bağa curunun başında pertuhol yedirmesiydi ve gızdığı naan beni hammam tasıynan gurna başında "babıyın sinine.." deyni köşe bucak guvalamasıydı...
ben gaçardım, rahmatlık guvalamahdan yorulmazdı.
bu guvalamaçlar esnasında ya rahmatlığın ayağı gayardı, ya da benim.
güççük uşağız allah gorur biz düşersek heç bişey olmazdı.
amma ya beni govalayın anam sabına basıp düşerse?
hele hele allah etmiye bi yerinde hafif morarma, gararma ve gızarıklık olursa
o zaman vay halıma,
vay halımaa...
yandığımın resmiydi.
hamamdan eve gedinceye gader kötü söz eşidir, gulağımın tözüne tözüne kötek yerdim, hanek eşidirdim.
aşam eve gelince de rahmatlik babam "lan eşşolueşşek sen ananı hamamın içinde ele güne niye carıs ediyn, hayvanolunhayvan" deyni ayrı bir zılgıt çekerdi.
niye, anam hamamdan gelmiş (!) ve sözde orada irezil olmuş...
aslında mesele hamam öpücügü ben biliym, bilmezden geliym ya...
eve gedinçi anam biter, su sefer aaşama gadek hamamdan gelen anama kur yapan rahmatlıg babam başlardı.
hamama çok sıh gedilmezdi.
en azından bizler gedemezdik.
niyen ?
fahırdık.
yohsulduk.
hamamda bizim bütçemize göre epey bi bahalıydı.
babam bakkaldı ama, ekmeğ yeen gıymatlıydı.
o günnerde ekmeğ aslanın azındaydı.
kimsede para pul yoktu.
zenginin bile parası var, piyasede alacak mal yogdu.
zaten ezik temetos, uluk balcan, hımsımış balcan, yarısı olmıyan meyva, bayad ekmek, satılmayan solmuş hıyar kimin bakgal düveninde galmış horaf malları yemekten ailecek anamız ağlamıştı.
ezik, uluk mal yiyen fahır fıharanın künde künde, ya da haftada haftada hamama getmeye ne hakkı vardı.
soğuk ev eşşiği neremize yetmiy di?
hamamlar biz fahır fuharaya göre yeen bahalıydı.
garşıyahadahı böönkü merkez camısının yanı başındaki yıldız hamamı da, eyice bahalıydı bizler için.
biz uşaklarda bööklerimizden örğendiğimiz şekilde gendimizi aldatmak, hamamı unudmak için anamız bizi eşşiklikte çimdirirkene evde var esiklik, hamama getmek esseklik deyni gendimizi gandırıp dururduk...
sevincimizden türküler söylerdik.
çimerken ahıllı durmazsakta, hamam tasıynan gafamıza gafamıza tas yirdik.
eğer mövmüm gışsa anamız bizi sarıp sarmalar, şefkadnen barğına basar ve tandır yorğanının altına sohardı.
şimdi hamamların sadece adı var.
belkilem hamamlara geden, belki de hamamların ne olduğunu bilen bile yok.
belki de hamamları birer tarihi eser sananlar çok.
yanı;
şimdi ne hamam galdı, ne hamamcı, ne külhan.
ne anam, ne babam.
oysa "ey hamamcı, hamamığa gözellerden kim gelir" deyni o yıllarda söylenen hoyratlarımız bilem vardı...
şimdik, türküsü galdı...
birde hamamın adı...
güzin bakışoğlu'nun 9 aralık 2014 tarihli köşe yazısını aynen aktarıyorum.

anadolu’nun her köşesinde olduğu gibi osmanlılar ile başlayan türk hamam kültürü, gaziantep’te de kendini gösterir. farklı zaman dilimlerinde hem vakıflar hem de şahıslar tarafından birçok hamam yaptırılır. evliya çelebi, seyahatname’de antep’ten övgüyle bahsederken hamamların çokluğuna da vurgu yapar.
bunlardan yalnızca iki kapılı hamam ve eski hamam (1557 öncesi), keyvanbey hamamı (16. yüzyıl), şeyh fethullah hamamı (16. yüzyıl ortaları), paşa hamamı (1560’lar), hüseyin paşa hamamı (1727), naip hamamı ve tabakhane hamamı tüm zorluklara rağmen asıl işlevlerini günümüze kadar taşıma başarısı gösterebilmişler. buraların mimarisi genellikle soğukluk, ılıklık, sıcaklık ve hamamın ısıtıldığı külhan olmak üzere dört bölümden oluşur. sıcaklıklar bir adet büyük, yıkanma odalarıysa küçük kubbelerle örtülüdür.

tutlu hamamı değişiklik geçirip depo haline gelirken toprak altında kalmış. tişlaki hamamı (1536 öncesi), bağat hamamı(1557 öncesi), kadı hamamı(1557 öncesi), akyol hamamı(16. yüzyılın üçüncü çeyreği), bey hamamı (çukur), koca nakib hamamı (18. yüzyıl başları), mücelle hamamı, piyâle paşa hamamı ve tüffâh hamamından hiç eser kalmamış.

ha bu arada gaziantep kalesi içinde bulunan kale hamamı kalıntıları alanında gerçekleştirilen arkeolojik çalışmalardan, bu hamamın taa eyyubiler dönemi’nde (1171-1250) yapıldığını anlıyoruz.

eski antep evlerinde musluklardan şarıl şarıl su akan banyo olmadığı için insanlar su dökünme işini gerektiğinde evlerin hemen giriş kapısı önünde bulunan ve “ eşiklik” denilen yerde yaparlarmış. şöyle ki; kapıların alt kenarına gelen ve döşeme düzeyinden 10-20 santimetre yüksekliği olan taş, tahta ya da madenden parçaya eşik deniliyor. şimdi eşikten içeri girdiniz ama bir basamak iner gibi de oldunuz. evet, kapı açıklığında bulunan dört köşe, bir metrekare kadar genişlikte ve 15-25 santimetre derinliğinde, gideri olan bu bölüme “eşiklik” deniyor. belki hatırlarsınız, eskiden ayakkabılar da orada çıkarılır ve sonra içeri girilirdi. önce ocaklıkta * kulplu kazanlar veya ibriklerde su ısıtılır, sonra eşiklikte minnacık bir tabure üzerine oturularak su dökünülürmüş. aynı şekilde mutfaklarda gideri olan bir köşede mini yıkanmalar olurmuş. çocukken, annemin beni de mutfağın bir köşesinde kocaman bir bakır leğenin içinde yıkadığı anlar geldi aklıma. dar alanda mum gibi oturup yıkanılmak hiç de hoş değildi doğrusu.
eşiklikten bahsettik, gaziantepliler’e özgü bu sözü de atlamayalım; “ evde var eşiklik, hamama gitmek eşeklik!” yani; bir kapı girişi veya eşiklik varsa, hamama gitmek savurganlıktır!

anadolu’nun her yerinde olduğu gibi gaziantep hamamları da gelin hamamı, damat hamamı, adak hamamı, kız beğenme hamamı, şirket hamamı, asker hamamı, nevse hamamı, sünnet hamamı gibi çeşitli bahanelerle eğlenceli törenlerin yapıldığı ve sosyal hayatın vazgeçilmez mekânları olarak uzun yıllar cazibelerini korumuşlar.

tarihi kır kahvesi’nde biraz mola verdikten sonra sıcak havayı göze alarak tekrar yola koyuldum. gaziantep hamam kültürünü yerinde yaşamak üzere gideceğimiz naip hamamı, gazi şehrin en eski hamamlarından biri. 1640 yılında geleneksel osmanlı hamam mimarisi özelliklerine göre inşa edilmiş, sırtını gaziantep kalesi’nin eteklerine vermiş, etrafı da rengârenk çiçek tarhları ve yürüme yollarıyla çevrili. uzaktan öyle ufak tefek ve öyle hoş gözüküyor ki, inanın bir an hamamı yanıma alıp götüresim geldi… aslında hiç de öyle küçük değil, tam 742 metrekare bir alan üzerine dağılmış, burada gaziantep hamamlarının tipik bir özelliği ortaya çıkıyor, o da ısı kaybını önlemek amacıyla neredeyse yarısına kadar toprağa gömülü olarak yapılmış olmaları. hamamın yarısı toprak altında olunca dışarıdan tabii ki küçük görünür, değil mi? seksen yıl boyunca hiçbir tadilat görmeden kullanılan hamam, osmanlı hamam kültürünün korunması ve yaşatılması amacıyla, gaziantep büyükşehir belediyesi kültür yolu projesi kapsamında, avrupa birliği’nden sağlanan hibe fonlar ile restore edilerek 2007 yılında tekrar hizmete açılmış.

bir merhabayla hamamın sokak kapısından içeri girdim. “baş göz üstüne” dediler. bu kısımda galle*, minik emanet dolapları, oturacak bir-iki bank var. sağa ve sola açılan koridorlardan geçilerek tuvalet, kafeterya, spor salonu ve saunaya gidiliyor. bu saydığım birimler restorasyon aşamasında hamama sonradan ilave edilmiş. giriş kısmına açılan bir kapıdan birkaç basamakla hamamın “soğukluk” kısmına iniliyor. gösterişli kubbesiyle burası geniş ve ferah bir yer. dört bir tarafı üç basamaklı tahta merdivenlerle çıkılan onlarca soyunma odasıyla dolu. ayrıca birkaç seki üzerine kilim, minder ve yastık konularak rahatça oturma ve uzanarak dinlenme imkânı yaratılmış. soyunma, giyinme işinin yapıldığı odacıklara (loca) girmeden önce birden aklıma geldi, benim yanımda hamama giderken götürülmesi gereken eşyalardan hiçbiri yok! hemen sorup soruşturdum ve hamamda yıkanmak için gereken her şeyi küçük bir ücret karşılığında buradan temin edebileceğimi öğrendim.

gayme (natır) denilen yıkayıcı kadınlardan biri bana hemen yardımcı oldu. meşefe (peştemal), sabun, terlik, havlu, kese, lif ve hamam tası beş dakikada bir araya toparlanıp soyunma odasına getirildi. gaymeler hamamların vazgeçilmez simalarından biri. beni yıkayacak olan gayme döne hanım uzun yıllardan beri hamama hiç gelmediğimi hemen fark etti. güler yüzle, tatlı dille buradan memnun ayrılacağımı üstüne basa basa söyledi ve bir çırpıda tam dokuz yıl öncesinden bu işi annesinden miras aldığını anlatıverdi. anlattıkları bu kadarla da kalmadı eskilere dem vurdu. benim de zaten canıma minnet. çok detaylı olan gaziantep hamam kültürünü ve buna ilişkin eski âdetleri hem yerinde hem de yaşayarak öğrenmek oldukça heyecanlı ve hoş olacak.

eskiden günler öncesinden hazırlıklar yapılırmış. hamama gidecekler bohçalarını hazırlayıp “ natıra” denilen hamam çalışanlarına haber gönderirlermiş. varlıklı, bahşişi bol müşteriler daha hoş tutulurmuş. natıra gelir, evlerden bohçaları, kil leğenini, yiyecek sepetlerini alıp hamama getirir, müşterinin isteği doğrultusunda hem soğuklukta hem de sıcaklıkta yerlerini ayırırmış. sıcaklığa yakın yerler daha revaçtaymış. getirdikleri halı veya kilimleri dinlenme yerlerine yayar ve müşterileri gelene kadar kimseleri oraya oturtmazmış. gelen de hiç sıra beklemeden kendisine ayrılan yere yerleşir ve saatlerce hamamın keyfini çıkarırmış. “sıra beklemek mi?” diye sorduğunuzu duyar gibiyim. yanlış okumadınız! geleni gideni o kadar çokmuş ki hamamların, bir boş kurna başına oturmak için bazen saatlerce sıra beklenirmiş. hele hele bayram gibi özel günler arifesinde yoğunluk kat kat artarmış.

bir an ortada bulunan sekizgen şekilli havuzun fıskiyesinden fışkıran su sesinin inceden kulağımı okşadığını fark ettim. meşefeyi sarınıp, elimi yüzümü havuzun suyuyla ıslatıp, ayaklarıma da biraz su döktükten sonra, gaymeyle birlikte ılıklık denilen bölüme girdik. bu bölümün aslında keseleme yeri olduğunu fakat müşterilerin birçoğunun sıcaklıkta bulunan göbek taşını tercih ettiğini öğrendim. ayrıca burada vücutta istenmeyen tüylerin farklı yöntemlerle ( hamam otu.. vs.) temizlenmesi için özel bir odacık da bulunuyor. gerekli her türlü malzeme istenirse hamam kallesinden temin edilebiliyor.

ılıklıkla sıcaklık arasında bulunan tahta kapıya gelmemiz iki saniye sürdü sürmedi. bu bölüm soğukluğa nazaran biraz daha sıcak. bilmem hatırlar mısınız? eskiden bazı kapıların arkasında kalın sicime bağlı ağır bir taş olurdu. sicimin diğer ucu ise kapının üst orta kısmında bulunan makaradan geçirilip duvara sabitlenirdi. böylece taşın ağırlığından istifade edilip kendiliğinden kapanan bir kapı elde edilirdi. bu yöntem sanırım hamamların sürekli nemli havasının çivi ve menteşelere verdiği zarar yüzünden çözüm olarak keşfedilmiş. işte buna yaratıcılık denir, basit ama çok etkili…

sıcaklığa adım atar atmaz, etrafa yayılmış buhar ve sıcaktan bir an nefesim kesilir gibi oldu! sokaklar sıcak, hamam sıcak ne olacak benim hâlim!.. eee hamama girdik artık, terlemeden çıkmak yok! hamam müşterileri parmakla gösterilecek kadar az. kış aylarında o kadar kalabalık olurmuş ki iğne atsan bulunmazmış…

yavaş yavaş etrafta ne var ne yok farkına varmaya başlıyorum. gaziantep hamamlarının kubbelerinde aydınlık sağlayan yıldız şekilli ışıklıkları ve renkli taş döşemeleriyle dikkat çekici olduğunu ve aynı zamanda eyvanlara (bir tarafı dışarıya açık olan oda) ve halvetlere (topluluktan ayrı yıkanılan, çok sıcak odacıklar) ağırlık verildiğini okumuştum. şimdi hepsi bir bir gözümün önündeler.

tam ortada, zeminden yaklaşık yarım metre yükseklikte altıgen bir göbek taşı bulunuyor. buraya şöyle bir uzanıp kubbeden süzülen tatlı ışığın altında bedeni terlemeye, rahatlamaya bırakmanın keyfi hamamdan başka nerede yaşanabilir ki? göbek taşını curun denilen kurnalı yıkanma yerleri ve halvetler çevreliyor.

döne hanım; “haydi bakalım geç curunun başına ve başla su dökünmeye!” deyip hamam tasını elime tutuşturdu. hamama gelenler sırasıyla terleme ve keselenme, birinci su ile yıkanma, yemek yeme ve ikinci su ile yıkanma olmak üzere dört aşamadan geçerek yıkanırlarmış. terlemeye başlamak üzereyim, yemek yeme işini belki soğuk bir şeyler içmek üzere değerlendiririm. demek ki önümde üç aşama daha var. “yazın ortasında hamam, bu nasıl olacak?” demiştim ama işler hiç de düşündüğüm gibi olmadı. süslü musluklardan güldür güldür akan sıcak ve soğuk suyu curunda ılıştırıp dökünmeye başladıktan kısa bir süre sonra kendimi bütün gün burada kalabilecek kadar rahat hissettiğimi fark ettim.

yukarıda kil leğeninden bahsettik ya! iyi de hamamda kil leğeninin ne işi varmış bir bakalım; eskiden saçlar kille (yumuşak ve yağlı toprak) yıkanırmış. hamamda kil leğenine bir miktar kuru kil konularak suyla karıştırılır, buna kil ıslamak denilir. çamur halindeki kilden avuç avuç sürülerek başın üzerinde toplanan saçlar iyice çitilendikten sonra suyla durulanır. kilin saçlara parlaklık ve yumuşaklık verdiği gibi güçlendirdiği de söyleniyor. içinde hiç bir kimyevi madde olmayan kil doğal temizlik malzemesi. keşke tembellik etmeyip kile geri dönsek, ne kadar sağlıklı olur…

gayme arada bir gelip keseye hazır olup olmadığımı kontrol ederken anlatmaya da devam ediyor. “eğlencesiz hamam olmaz, sesi güzel olanlar başlarlar şarkı, türkü söylemeye, diğer müşteriler de onlara eşlik ederler. zaten hamamda herkesin sesi güzel çıkar. birileri ellerine nemden ve sıcaklıktan etkilenmeyen çiğ köfte leğenlerini alır, diğerleri de ellerine geçirdikleri bakır kaplarla -bu hamam tası da olur- başlarlar tempo tutmaya, neşelenip oynamaya.”

ara sıra kavgalara da sahne olurmuş bizim terleten mekânlar. şu ya da bu sebepten genelde curun başı kapma sırasında hanımlar ellerine ne geçirirlerse birbirlerinin kafasına atar, ağızlarına da ne gelirse sayıp dökerlermiş. gürültü patırtı alır başını gider, hamamın içine bir uğultu yayılırmış. birden gözümün önüne havada uçuşan hamam tasları, lifler, sedef kakmalı nalınlar, kalıp sabunlar ve şimşir taraklar, tarak çantaları geldi! “burayı kadınlar hamamına çevirdiniz!” sözü de bu sahnelerden kaynaklanıyor olmalı.

sıra geldi kese işine. döne hanım’ın eli de bayağı çabuk doğrusu. kese sırası bekleyen müşterilerin gönlünü hoş tutabilmek için de böyle hızlı olmak gerekir sanırım. herkes gayme tarafından yıkanır diye bir kural yok tabii. curun komşusu veya eş-dost birbirini kese yapıp liflerken kim bilir hangi konularda sohbet ederlerdi? şimdi balıklı bir hamam tası olsaydım, hamam sohbetlerine şahitlik etseydim burada anlatacaklarım ne çok olurdu…

sevgili gaymem gözümün yaşına bakmadan, evire çevire beni bir güzel keseledi. inanın bütün gözeneklerimin anında açıldığını hissettim. nizip’in has zeytinyağlı sabunuyla saçlarımı neredeyse kafa derimi yüzercesine yıkayıp bir güzel de lifledi. curuna akan mis gibi suyla durulandıktan sonra terleme, keselenme ve birinci su ile yıkanma aşamaları da böylece bitti. güya her gün duş alıyoruz, bu kadar kir nasıl çıkar anlamadım gitti! demek ki marifet hem hamamda hem de bütün kiri gözler önüne seren kesecide…

neredeyse sıcaktan bayılmak üzereydim ki soğukluğa çıkma aşaması imdadıma yetişti. meşefeye sarınıp soğuklukta kendime oturacak rahat bir yer buldum. etraf çok sakin, çıt yok. yolculuğun tozunu-toprağını üstümden atmanın verdiği rahatlıkla, havuzcuktan gelen su seslerini dinlemeye başladım. sevgili gaymem sanki içimi okumuş gibi elinde bir bardak demli çay ile çıktı geldi. başka bir şey dileseydim olacakmış demek ki…

yükü çok ağır bizim kadınlarımızın. haftalar önceden belirledikleri hamam gününe kadar çamaşır yıkar, ekmek yapar, yün çırpar, bağa-bahçeye bakar, salçayı, şireyi hazırlar. bitmek, tükenmek bilmeyen ev işlerini de bitirdikten sonra hamamın yolunu tutma zamanı gelir. o gün mutfakta sıcak yemek pişmez, evin erkeği tarafından çarşı yemeği temin edilirmiş. kebap ve lahmacunun başkenti gaziantep’te bu yemekler başka ne olabilir ki?

bu arada hamamdaki yemek faslına biraz değinelim; birinci yıkanmayı bitiren kadınlar soğuklukta serili halı, kilim veya çaputların üzerine uzanır, oturur biraz dinlenirlermiş. şen-şakrak sohbetlerin yanı sıra sofra bezleri yayılır, allah ne verdiyse getirilen yöresel yiyecekler ve mevsimlik meyveler sofra tahtaları üstüne konulurmuş. maş ve lolaz piyazı bu sofralardan hiç eksik olmazmış. ayrıca kadınlarının kıymetini bilen kocalar, hamama yiyecek sepeti gönderirlermiş.

bu kadarla da kalsa iyi, gaziantep hamamlarından hiç çiğ köfte ve malhıtalı (kırmızı mercimekli) köfte yoğrulup yemeden çıkmak olur mu? tabii ki hayır! dillere destan lezzet çiğ köftenin malzemeleri ve yoğurmak için gerekli olan leğen birlikte getirilir, zevkle hazırlanıp diğer hamam sakinlerine birer hanne (sıkım) ikram edilir ve hep beraber afiyetle yenirmiş. tabii ki toplumun her kesimden gelen insanlar keselerine göre bu hoş hamam kültürünü yaşarlarmış. kimi az kimi daha çok imkânla buraya gelmiş olsalar bile sonuca bakmak gerekir! o da hamamdan herkesin pırıl pırıl ve zinde bir şekilde ayrılıyor olması…

bugün, bütün bu hoş âdetleri göremeyeceğim için çok üzgünüm. anlatılanları duydukça, keşke hamam kültürünün en yoğun yaşandığı zaman dilimlerinde ben de burada olsaydım diye içimden geçirmeden edemedim…
gaziantep’in değerli evlatlarından biri olan mimar abdülkadir evişen’in, gaziantep hamamları üzerine hazırlamış olduğu bir yazıdan dikkatimi çeken birkaç bilgiyi sizlerle paylaşmak istiyorum: hamamlarda eskiden az da olsa görülen tedavi ağırlıklı bir uygulama daha varmış. buna göre müşterilerin isteği üzerine natır veya gayme tarafından hamamın kazan önü denilen kısmına bir varil konulur ve bunun içi sıcak suyla doldurulur. vücudunda ağrı-sızı olan kişiler varilin içine girerek dayanabilecekleri kadar kalırmış. ıslak sıcağın bazı ağrıları tedavi etmek için kullanıldığı burada da kendini gösteriyor. kaplıcalardaki havuz ve küvetlerde bu tip uygulamayı çok gördüğümü hatırlıyorum.
ayrıca azınlıkların gittikleri bazı hamamlardaki (iki kapılı, büyük paşa vb.) ılıklığın bir bölümünde yaklaşık bir metre derinliğinde, içerisi yağmur suyu ile doldurulmuş “ gulleytin” denilen küçük havuzlar varmış. musevi vatandaşlar manevi temizliklerini haham gözetiminde burada üç kez soğuk suya girip çıkarak yaparlarmış.

döne hanım’ın ikram ettiği ikinci bardak çayı keyifle yudumladıktan sonra sıra geldi ikinci yıkama aşamasına. birlikte tekrar sıcaklıktaki kurna başına döndük. baş yıkama, liflenme, kısa kısa omuz masajının nihayetinde, bol bol su dökünüp durulandıktan sonra ver elini son kez soğukluk.

kuru meşefeye sarınıp soğukluğa gelince, gayme elinde üç mezer (havlu) ile beni karşıladı. büyük havluyu bedene, küçük havlulardan birini omuzuma ve diğerini ensemden başa doğru doladı ( keçik). ardından “bir şeyler içer misin?” diye sorduktan sonra da dinlenip giyinmek üzere beni yalnız bıraktı.

şimdi bir eksiğimizi tamamlayalım ve bakalım hamamlar nasıl ısınıyor; ısıtma yeri olan külhan gözlerden uzak bir şekilde hamamın altındadır. burada bulunan ocak üzerinde sıcak su kazanı, onun üzerinde soğuk su deposu vardır. yanan ateşin alev ve dumanı ocak dibinden özel kanallarla hamamın zemini ve duvarlarından geçerek, sıcaklığın tam ortasındaki göbek taşının altına kadar gelir. oradan da hamam duvarlarında bulunan kanallardan dolaşıp tüteklik denen bacadan dışarı çıkar-gider. sıcak su ise göbek taşının altından kanallarla geçirilerek sıcaklıkta bulunan musluklara ulaştırılır. böylece hem dumanın hem de sıcak su borularının ısıtmasıyla hamamın en sıcak yeri göbek taşı olur. bu taşın altına çok sıcak ve karanlık olduğu için cehennem denir.

kulaklarımda su sesi ile duvarda asılı sırları dökülmüş antika aynaya kubbeden yansıyan ışık hüzmelerini uzun uzun seyrettim. ardından ağır hareketlerle giyinip etrafa son bir kez daha göz atıp soğukluktan dışarı çıktım. döne hanım’la vedalaşıp helalleştikten sonra ruh ve beden temizliğinin vazgeçilmez mekânı hamamdan bir daha gelmek üzere ayrıldım. yaz sıcağında hamama gidilir mi demeyin, kuş gibi hafifleyip çıkacağınıza eminim…

dışarısı günlük güneşlik. hamamın önünden geçen alleben deresi’nin üstündeki köprüden yürüyerek çakmak mahallesi muhtarlığı’nın yanı başında bulunan çay bahçesine girdim. etrafa şöyle bir bakındım ve yaşları yarım asrın üstünde olduğunu tahmin ettiğim beylerin oturduğu masaya yöneldim. “erkek hamamları hakkında bana bilgi verir misiniz?” deyince bir kahkaha tufanı koptu! buyur edildim ve başladık konuşmaya, sohbete naip hamamı’nın kuruluş söylentisinden başladık. şöyle ki; sonradan zengin olan bir kadın, hamamda herkes gibi muamele görünce dünyaları başına yıkılır. eve dönünce de derdini iki gözü iki çeşme kocasına anlatır. dertli kadının zengin kocası “sen üzülme ben bir hamam yaptırayım, oraya da sadece senin gibi naip (seçkin) insanlar gelsin” der. hamam inşa ettirilir ve naip hamamı olarak anılır.

gaziantepli beyler çok hoş sohbetler, zaman zaman birbirlerine sataşmakta üstlerine yok doğrusu. küçük yaşlarda hatta bebekken hamamla tanışmışlar. kimisi zorla kimisi de keyifle annelerinin eteğine yapışıp hamama gitmiş. yedi yaşlarına kadar annesiyle hamama giden erkek çocuklar hamam girişinde natırın veya gaymenin kontrolünde içeri alınırmış. eğer çocuk görünüşüyle yedi yaşını geçmiş gösteriyorsa anasına “bari babasını da getireydin” diye sitem edilir, bazen de kesinlikle kapıdan içeri alınmazmış. hamamda kadınlar gibi aynı aşamalardan geçerek yıkanan erkekler daha çok sabahın erken ve akşamın geç vakitlerini tercih ederlermiş. erkekleri yıkayan görevlilere de tellak deniliyor. anlatılanlara göre yeme-içme âdetlerinin de kadın hamamlarından hiç bir farkı yok! bütün gün hamamda kalmayacakları için, koltuklarının altına içinde lif ve temiz çamaşırların olduğu bohçayı sıkıştırıp, rahatlamak ve keselenmek için hamamın yolunu tutarlarmış. anlatılanların doğrultusunda sıcağa ve ısıya dayanıklı olan metal gövdeli cümbüş, müzik faslındaki tek fark. haa bir de rakı sevenler hamamın bir köşesine çilingir sofrası kurar, kimseleri rahatsız etmeden eğlenirlermiş. hâli vakti yerinde olanlar tabii ki baş tacıymış. aynı kadınlarda olduğu gibi…

ikram edilen menengiç kahvesini içtikten sonra gaziantepli hoş sohbet beylere teşekkür edip yanlarından ayrıldım. biraz önce çay bahçesinde hamamın giriş kapısının eskiden arka tarafta olduğunu söylemişlerdi. dönüş yolunda naip hamamı’nın arka tarafına geçip şöyle bir baktım. böylece kıymık ve havara taşlarından yapılmış ve günümüzde kimsenin açmadığı bu güzel kapıyı da görmüş oldum.

bir-iki bilgi aktarımından sonra yavaş yavaş son satırlara geliyoruz. eksik olmasınlar konakladığım otelin genel müdürü has antepli faruk erzin ve eşi serap hanım gaziantep hamam kültürünün tuzlu, şekerli, limonlu ve baharatlı gelenekleri konusunda imdadıma yetiştiler… hemen özetleyeyim; nevse (lohusa) hamamı: bebek dünyaya gözünü açtı ve herkes neşe içinde. sıra gelir hem bebek hem de anne için yapılması gereken belli ritüelleri yerine getirmeye. işin bu kısmında kayınvalide kolları sıvar! hamam günü belirlenir, eş-dost ve akrabalara natıra aracılığıyla haber gönderilir. birbirinden lezzetli yemekler ve tatlılar hazırlanır, hamamda misafirlerin kullanacağı bütün malzemeler temin edilir. davetlilere verilecek küçük hediyeler paketlenir. nevse hamamı için aktardan kırk çeşit baharat temin edilir ve hepsi havanda dövülüp toz hâline getirilir. pekmez ilave edilerek bir güzel karıştırılır ve macun-merhem kıvamına getirilip on gün bekletilir. gaziantep’e özgü bu karışıma da nevse emi denilir. nihayet doğumun tam kırkıncı günü hamamda buluşulur. şen-şakrak yenir, içilir, çalıp oynanır. bu arada yeni doğum yapan anne bir güzel yıkanır, önceden hazırlanan nevse emi bütün vücuduna sürülüp bir miktar da kendisine yedirilir. içinde acı baharatlar bulunan bu karışım, hem tende hem de ağızda tahammül sınırlarını zorlayan yakıcı bir etki bırakır. bol bol mevsim meyveleri yedirilerek rahatlatılan anne, aşağı yukarı on dakika sonra da yıkanır. bu karışımın bütün ağrıları aldığına ve damarları açıp anne sütünü çoğaltacağına inanılır.

son olarak tuzlama geleneğinden bahsedelim. nevse hamamına anneyle birlikte getirilen bebek kırk günlüktür. itinayla kısacık bir süre içinde sıcaklıkta yıkanır. dövülüp un haline getirilmiş tuzla tüm vücudu ovulur. bu arada kulak arkasına bir çimdik şeker konulup, ağzına da dövülmüş karanfil unu sürülür. gözlerine limon suyu sıkılır. ardından suyla yıkandıktan sonra havluya sarılıp soğukluğa çıkarılır. anlatılanlara göre büyüdüğünde teni, ağzı kokmasın, vücudunda mantar olmasın, gözleri de pırıl pırıl olup iyi görsün inancıyla bu eziyet bebeğe çektirilirmiş. sanıyorum “tuzlayayım da kokma” deyişi bu âdetten kaynaklanıyor. ne dersiniz, sizi de tuzladılar mı?

gaziantep’te bulunduğum süre içinde asırlar ne kadar yıpratsa da onca soruna ve olumsuzluklara rağmen ayakta kalmayı başaran hamamları dolaştım. bir kısmı hâlâ tercih ediliyor olmakla beraber, kan kaybetmeye devam ediyor. bir kaçının da külhanı çoktan sönmüş, bacası da tütmüyor artık. bu gidişle kültürel zenginliklerimizden olan tarihi hamamlarımız ne yazık ki ilgisizlikten tarih olacaklar!

uzun bir zamandır evlerimizde musluklardan akan sıcak sularımız, hamam tadını vermeyen modern donanımlı banyolarımız var. bir de tembellik çöktü ki üzerimize, iki sokak ötede göbek taşına uzanarak boncuk boncuk ter atıp, güzel hamam geleneklerini yaşayabileceğimiz hamamları görmezden geliyoruz. hep birlikte değerlerimize sahip çıkalım ve onları koruyalım. şimdi size bir soru! en son hamama ne zaman gittiniz?

zaman, atalarımızdan bize miras kalan geleneksel hamam kültürünü yaşayıp yaşatarak gelecek nesillere aktarma zamanıdır… şimdiden sıhhatler olsun!


güzin bakışoğlu'na bu güzel yazısı için teşekkür ederiz
asım mıhcıoğlu'nun yazısından;

hamama natırayla gidilir,
mezere sarınır,
gaymeye yaanımızı çaldırır,
başımıza kil çalar,
balıklı tasla su dökünür,
sıcaktan fenikir,
meşefeyle kurulanır,
ellerimiz garicik olana kadar yunur,
arada maş piybazı,pertuhul yenirdi.
çoluğu çocuğu gündüz hamama giden herifler,akşam yemeğine çarşıdan soğan kebabı, söörmeli lahmacun ettirirdi.