yasar kemal ve gaziantep

benim yine muzdarip olduğum bir nokta gaziantep'e dair ortalıktaki hikayelerin derinliğinin olmayışıydı. bu derinlik meselesi çok su götürür biliyorum ama kendimce bir derinlik tanımlıyorum burada alınmayın ha!

yahu bizim yemeklerin yüzeyselliğinden başka meşhur bir şeylerimiz de olmalı derken yaşar kemal'in "bu diyar baştanbaşa i ve ii" sinde gaziantep'in 1950li yıllardaki "derinlikli" hikayeleri ile rastlaştım. birisi 50 sayfa kadar yaşar kemal'in gaziantep'e gelip burada kaçakçıların arasına karışıp bir ay boyunca sınırı geçme hikayesini, o zamanın kayıt dışı piyasasını, bizim pazarları bolca sosyolojik hayal gücümüzü tahrik ederek anlatıyor. diğer hikaye ise daha bildik bir şehir gezisi yazısı ama burada da şehre küstü mahallesinin hikayesine dair sayfalar gözlerimi yaşarttı -abartmıyorum hakikaten yaşardı.

fırsat bulursam taratıp koyacağım internete.

bir de komik bir hal geldi ki başıma.. yaşar kemal'in kaçakçılar hikayesi beni öyle heyecanlandırdı ki hiç gelmeyi düşünmediğim önümüzdeki kurban bayramı tatiline sırf bir iki tane kaçakçı amca bulup hikayelerini dinlemek, kayda geçirmek için istanbul tatilini iptal ettik. neyse anama söyleyince ilk sevindi, sonra "heyrola gelmem deyip duruydun ne oldu" dedi. ben de "ana senin için deel yaşar kemal'in gaçakçıları için" deyince (bkz: kızılca kıyamet koptu) onun tavsiyesi "gedip yaşar kemal'in oğlu olmam." bu sefer yüzüne söyleyemedim ama "keşke ana dedim keşke.."
http://picasaweb.google.com/aksurmeli/20101110?authkey=gv1srgcj2owdxo5fwbdg&feat=directlink

bunu da okuyunca "gaziantep ve çalışmak" üzerine doktora tezi yazasım geldi.

yukarıdan okuyabilirsiniz. röportaj yirmi sayfa. yaşar kemal bu sayfalarda "bu diyar baştanbaşa 3" kitabında antepli bir biçerdöver sürücüsü ile tanışmasını ve çalışmasını anlatıyor. okurken hep çocuğun ne kadar çalışkan ve işini aşkla yapan birisi olduğunu okuyorum alt metinde(antepliyim acaba diye abartıyor muyum diye de düşünmekteyim).

bunları derlemek, izlerini sürmek ve yazmak gerek..

"insanın bu kadar namuslusu. aşkla şevkle işine sarılmışı!.."
yaşar kemal'in gaziantep üzerine 1950'li yıllarda yazdığı ve şimdi "bu diyar baştan başa" adlı kitabın ilk cildinde olan yazısı.

kanini vererek gazi unvanini alan antep

an tep çetin yerdir. çukurovada, maraşta, antepte, toroslarda, bütün güneyde, en uzak, en kimsesiz bir köyde yıllar yılı halkın ağzından düşmiyen bir türkü vardır. hoştur. yiğittir. bir yaz akşamı geliyor gözümün önüne. kayalıklardaki kalenin üstüne leylekler tünemişler. takırdıyorlar. sonra da susuyorlar. kaç yaşındaydım bilmiyorum. hayal meyal geliyor aklıma... çukurova köylüklerinde yaz geceleri yüksek çardak larda yatılır. her evin önünde bir çardak. çardaksız ev yoktur. yoksa insan sıcaktan ölür gider. yerde yatanı sinek yer parçalar. uzaklardan yukarıdan, kel mustafaların o yandan bir türkü geldi yatsıya doğru. aynı türküye bizim taraflardan biri katıldı. derken bir ordan, bir burdan bütün köy koro halinde türküyü söylemeğe başladı. hiç bir türküyü bu şekilde söylenir duymamıştım. bu bir antep türküsüydü. sonraları, biraz büyüyünce aynı türküyü öteki köylerde de duydum. yüreğir toprağında ırgatlar, adanada fabrika işçileri de söylüyorlardı. toros köylerinden de duydum. bir çelik tarlasında çoluk çocuk bir toros köyü, hep bir ağızdan aynı türküyü söylüyor-lardı.
antebe her gidişimde köydeki türkü gecesi düşer aklıma.

antep denince bu türkü dudaklarıma gelir yerdir.

antebe trenle hiç gitmedim. ya otomobille, ya da otobüsle. çukurova sıcaktır. çukurova yanar. kül olur. adana antep yolunda, toroslara çıkarken, ağaçlı, çamlı bir yer vardır. çam kokusu, yarpuz kokusu, suyun pırıl pırılı oradadır. adı alamanpınandır bu yerin, işte burada çukurova biter, dağlar başlar. bir yel eser, yel demezsin. incecik, yüzüne dokunur mu dokunmaz mı işte böyle bir yel. alamanpinannda anadan yeni doğmuşa dönersin.

uzaktan antep gözüktü. antebin dört bir yanı kırmızı toprak. kırmızı tepeler. gümüşî zeytinlikler, sarıya çalan bir yeşillik bağlar... antebin üstünde sütbeyaz bulutlar. yeşilin en yeşili, kırmızının en kırmızısı antep toprağı... girerken yeni bir şehre giriyorsun. bir koku geliyor burnuna, biber kokusu. dükkânlardan fışkıran kebap kokusu, yağlı et kokusu. biber dedim de, biber yeme rekoru antepte. her ev yılda 3000'le 10.000 arası biber kurutuyor. öyle de bir biber ki, amanallah... bir dirhemini ağzına sokamazsın. her yerin bir âdeti var. antepliler avuç avuç yiyorlar.

antebe girdik. antebe girince ilk göze çarpan şey, büyük bir kahve olur. günün her saatinde kahve tıklım tıklımdır. kahvenin önünde, bütün çarşıda, sırtlarında pirinç güğümler pırıl pırıl, altın sarısında, gaziantep güneşinin parlaklığında yanar döner, bir takım adamlar, «şerbet! şerbet!» diye seslenir ler. şerbetleri ucuzdur. kendine has bir kokusu vardır. «bir içen pişman, bir de içmiyen pişman» diye bağırırlar ama, bence içmiyen pişman. şerbet meyankökünden yapılır. şifalıdır. şu güneyde her şey şifalıdır zaten. balık, su, şerbet, toz, ot,her şey.

ilk göze çarpacak şeylerden biri de gazianteplilerin kıyafetleridir. çoğu, geniş peşli, kıymetli kumaşlardan şalvar giyiyorlar, geniş pırıl pırıl siyah kuşaklar bağlıyorlar. postaneden aşağı inerken köşede güğümü güzel, aksakal bir adam da şerbet satıyordu. kaç kere yanından geldim geçtim de kimse olduğu yerde öyle duruyor gördüm. kımıldamıyor. yalnız. «şerbet, şerbet!» diye bağırıyor. yanında da bir çocuk. çocuk bazı bazı adamın elinden tutuyor. uç gün oradan geçtim, üç gün adamı öyle gördüm. sonunda yanına vardım. yaşlı adam bir âmâ, elinden tutanı da torunu. «bir şerbet,» dedim. doldurdu verdi.
«maşallah» dedim. bu yaşta hâlâ çalışmak... «ellere muhtaç olmadansa...» dedi. «çok iyi,» dedim. «ama yorulursunuz...» «yoruluyorum, yoruluyorum ama, bu dünyada gözden göze hayır yok. gözünden bile sana hayır yok».
gözleri açık gibi duruyordu ama, hiç görmüyordu. bir adam geldi, şerbet istedi. doldurdu verdi. «benim yaptığım şerbetin antepte ünü vardır. tiryakileri vardır şerbetimin».

«kaç yıldır şerbetçisin?»
«otuz yılı geçkin».
«evinize siz mi bakarsınız yalnız?» güldü.
«ya kim bakacak? benim evime herkes gelip bakacak değil ya».
«yani çoluk çocuk, akraba falan demek istedim». «gözünden bile imdat umma», diye güldü. sonra bana döndü; bakar gibi, görür gibi gözlerini dikti: «antebin en güzel yeri kavaklık», dedi. «bu sıcakta sen oraya gitsene».

bir şerbet daha içtim. yanından ayrıldım. sakalı beyazdı. rengi bakır rengi. yanık esmer. kaşları püskül püsküldü. tertemizdi üstü başı. torunu çocuk elinden tutmuştu. güzel sesiyle, en güzel bir türkü gibi: «meyan şerbeti! kokulu şerbet!» diye bağırıyordu.

antep çetin yerdir. kırmızı topraklan, yeşil bağları... alleben deresinde, kavaklıkta, bizim köydeki türkü meselesini antepli bir arkadaşıma açtım. güzel sesliydi.
«babam söylerdi» dedi. fransızlar geldiği zaman koca antep şehri aylarca hep bir ağızdan bu türküyü söylemiş. köylü kentli söylemiş. buralar aylarca bu türküyle çalkanmış.
sürerim sürerim gitmez kadana fransız kurşunu geçmez adama
anama söyleyin damda yatmasın çuha şalvarıma uçkur takmasın oğlum gelir diye yola bakmasın haydin antepliler namus günüdür.

ve antep dişini tırnağına takmış, gaziantep olmuş karayılanı, şahin beyiyle. karayılanın kızkardeşini aradım. bir gün akşama kadar aradım, bulamadım. karayılan, antebin fransız işgaline karşı koyan kahramanlarından en büyüğüdür. fransızlar antebe/gelmeden önce dağda eşkiya imiş. sonra çetesini almış, inmiş dağdan... fransızlara elaman dedirtmiş. şehit düşmüş. jtızkardeşiyle kızkardeşinin kocası süleyman da onun çetesindeymiş. kızkardeşinin kocası süleyman da şehit düşmüş. kızkardeşinin adı hane hatun. şimdi çok yaşlı. kadının kocası şehit düşmüşken bile bir an durmamış, düşmana ateşe devam etmiş. işte antepte bir gün akşama kadar arayıp da bulamadığım hane hatun bu antep kahramanı hane hatundur.
bir türkü söyleniyor antepte. dağ taş söylüyor.
gaziantep güneyin endüstri merkezi

bir gün, -bir arkadaş dedi ki:

«seni bir yere götüreyim ki şaşa kalasın. böyle bir şey hiç bir yerde görülmüş değil».
bir öğle üstüydü. sıcaktan kaldırım taşları eriyor. kaleyi dönüp, bir akar suya vardık. suyun kıyıları toz toprak içinde.

tek yeşillik yok. ne ot ne ağaç. suyun yüzü kaymak bağlamış. kapkara. kokuyor, irin gibi. akmıyor. usuldan kırışıyor bazı bazı suyun kaymağı. bana göstereceği şeyin bu su olduğunu sandım.

«gerçekten böyle bir su hiç bir yerde görülmüş değil. bazı bazı maraşta, pazarcık ovasında, çukurovada, osmaniye-de, kadirlide daimî sulama çeltik sulaklarında bulunur böyle su. ama bu kadar kokmaz. böyle kara, irin gibi değildir».

arkadaş bu sözlerime hiç karşılık vermedi. elimden tuttu, beni bir yerlere doğru çekti. ilkin, büyük bir dükkân gördüm. bakamadım. bir şair ne demişti bir şiirinde? bir hendek dolusu sümüklü böcek mi ne! bu gördüğüm dükkân ondan da iğrenç... ortada bir havuz... havuzda kılları yolunmuş deriler. bir yanda da küçük bir tepe gibi sapsarı, akan, cıvık, ölüm sarılı gibi, kusturucu bir şeyler yığılmış. nar kabuğu olduğunu söylediler. nar kabuğunun böyle korkunç, böyle pis olabileceği hiç aklıma gelmezdi. sinekten ortalık görünmüyor. birkaç adam ellerinde deriler, suya sokup çıkarıyorlar. derilerden kaygan, sümük gibi bir su dökülüyor. adamlar dizlerine kadar suyun içinde, pis kılların arasında, solgun, boyunları incelmiş, yüzleri kaşık kadar kalmış, kocaman kocaman olmuş gözleri, bir deri bir kemik... yaşlan on beş, on yedi arası... yarı çıplak. sıcaktan.

«bunlar sabahın altısından, akşamın yedisine kadar böyle, yan çıplak bu su içinde döner dururlar. her bir yerleri yaraya keser».

üçüncü dükkânı göremedim. öyle korkunç bir koku kaplamıştı ki ortalığı, burun direklerini kıran. yüreğim ağzıma geldi. burnumu tutup gerisin geriye koştum. bu koku etime işlemiş. gittim yıkandım iyice... bir gün bu koku beni kovaladı. kaleye o taraflara yaklaştım mı koku başlıyor, geri dönüyorum. bir belâ.

«herkese böyle mi tesir eder?» «ne sandın? herkese daha beter.»

«ya çocuklar?
«onlar koku alma duyumlarını yitirmişlerdir».

yukarıda anlatmağa çalışıp da korkunçluğunu anlatamadığım şey antebin tabakhaneleri. yüzyıllardan beri antep ta-bakhaneleriyle ün salmıştır. bütün anadoluda tabakçılık denince ilkin antep gelir akla. ünlü maraş, antep pabuçlarının kırmızı derisi buralarda yapılır. ama devir döndü. şimdi artık tabakçılık modern usuller, yeni ilâçlarla yapılıyor, köpek pisli. ğiyle değil. unuttum, dükkânın bir yanında da köpek pisliği yi. ğılıydı. tabaklıkta çok işe yararmış.

antep güneyin endüstri merkezi haline geliyor. bunda antebin geleneği var. antepte her türlü kumaş dokunur el tezgâhlarında. bunlar bütün orta anadoluda, güneyde satılır. yüzlerce el tezgâhı vardır. sonra her ilde, her sat yerinde gördüğümüz antep kilimleri... sokak aralarında hemen her evin altında iki üç kilim tezgâhı görürsünüz. antep sokaklarını mekik sesleri çınlatır. hoştur. bir de antepte küçük el sanatları çok ileri gitmiştir. dediklerine bakılırsa antep bir tornahanedir. çelik kasalar, basküller, çamaşır makineleri, kaynak makineleri, hep ellerle yapılıyor. beni, kasa yapan bir tornacıya götürdüler. dükkânda dört, beş tane kasa vardı. boyanmıştı. gördüğümüz avrupa kasalarından hiç farkı yoktu. yapıcılar da öteki kasalardan kendi kasalarının daha iyi olduğunu söylediler. yangına daha çok da-yanırmış kendi kasaları. büyük bankalarımızdan birisi kasalarını antep tornacılarına ısmarlamış.

antep esnafının büyük bir derdi var: muamele vergisi. diyorlar ki bu muamele vergisi çok acaip bir iş. meselâ, bursa-da esnafa, böyle el işleri yapanlara, kasa yapanlara, çamaşır makinesi yapanlara dokunulmuyor, onlar muamele vergisine tâbi kılınmıyorlar. halbuki antep esnafı tâbi kılmıyor. bu da illerdeki idare âmirlerinin kanunu tefsirlerine bağhymış. böyle şey olur mu? antepten muamele vergisi al da, bursadan al' ma! böyle lastikli mi olur kanun dediğin. ne güzel! îdare âmirinin canının istediği cennetlik, istemediği cehennemlik. bunun doğru olabileceğini sanmıyorum. antepli esnafa kanunu iyice tetkik etmelerini söyledim. vallahi benim aklım almadı bu işi. eğer böyle bir şey varsa, kaldırılması gerektir. yurda çok iyiliği dokunur. gazianteplilerden de muamele vergisi alınmaması orada büyük bir el sanayiinin doğmasını sağhyacaktır. i-nanmıyanlar gidip de o güzelim kasaları, çamaşır makinelerini, baskülleri görsünler. görsünler de parmaklan ağızlarında kalsın, işçimizin elinin emeğini, gözünün nurunu görsünler. mesele döviz meselesiyse, gaziantebin işçisine elden gelen yardım yapılsın, insan böyle şeyleri gördükçe seviniyor.

türkiyede en güzel baklava antepte yapılır. fıstıklı baklavalar. türkiyede en çok içki antepte içilir. bunu antepliler iddia ediyorlar. ama antepli içkisini efendice içiyor. her köşede bir saz var antepte. sazlar dolu dolu.
antepte dört milyon tane fıstık ağacı var. daha aşılanıyor. birkaç yıl içinde on, on beş milyona çıkacağını söylediler ağaçların. güneyde en büyük zeytinlik gazianteptedir. nizip-te çok muntazam dikilmiş zeytinlikler, kilometrelerce uzuyordu. büyük sabun fabrikaları kuruyorlar.

antepte öteki illerimizin aksine hiç dilenci görmedim. an tepte yetişen deli tütün mısıra satılır. hasankeyf tütünü. mısırlılar çiğnerlermiş bu tütünü. antebin 71 çeşit üzümü vardır. bağ bozumunda, her ev kilolarca bastık, pekmez yapar. antepte 800 kere hududu geçmiş, 300 kere pusuya düşüp kurtulmuş kaçakçılar vardır, işte antep böyledir.

şehreküstü mahallesinin üç hikayesi

rivayet çeşit çeşit. her kime sörduysam, hikâyeyi başfcfa başka anlattı.
gaziantebe çok gelip gittim. okul arkadaşlarım var. severim antebi. köşe bucak bilirim antebi. ya da bilirim sanırdım. bu sefer öğrendim ki, antebi öyle köşe bucak bilmiyormuşum. küçücük, ama ilgi çeken olaylar vardır dünyada. uzun zaman görmeyiz onları. görünce de şimdiye dek niçin görmediğimize şaşarız. halbuki burnumuzun dibindeymiş.
neden sonra keşfettiğimize bakmadan seviniriz. içimiz içimize sığmaz.

«şu kalkan otobüs seni doğru oraya götürürdü. kaçırdın. ama bekle. gene gelir», dedi biri. «ne için gideceksin şehre küstüye?»
«dedik ya,» dedim. «adını merak ettim. neden şehre küstü koymuşlar oranın adını? bir sebebi olacak».
«eskiden kalmıştır. atadan dededen beri şehre küstü der ler oraya».
«hiç bir hikâyesi, efsanesi yok mu buranın?» «eskiden kalmıştır».

otobüsü bekledim. şehre küstüye gidip mutlak görmeliyim. ne mene bir yerdir orada dolaşmalıyım. niçin şehre küstü demişler oraya, yaşlılardan öğrenmeliyim. bir gün gaziantebin, o canım kilimlerle, nakışlı çuvallar, renkleri uçuşan kolanlar, şal kuşaklarla dolu çarşısında duruyordum. bu renk, nakış dünyasına dalmış gitmiştim. bir otobüs geldi, ayıktım. otobüs gaziantep belediyesinin şehir içi otobüslerinden. az ilerimdeki durakta durdu. gözüm alnındaki yazıya gitti. alnında, «kavaklık şehre küstü» yazıyordu. ne bu şehre küstü? köy mü, mahalle mi? ne bu? yanımdaki dükkâna girdim. merakımı anlattım. şehre küstünün bir mahalle olduğunu söylediler.

otobüs, neyse, öğleye doğru geldi. bindik. dar sokaklardan, caddelerden geçerek vardık şehre küstüye. bütün evleri kesme taşlardan yapılmış toprak dam. duvarlar sarımtırak, damlar karbeyaz. sokak köşelerinde çeşmeler... çeşmelerin başında peçeli peçesiz, çarşaflı çarşafsız, ayakları çıplak, baş-örtüsüz kızlar... kız çocukları. sonra şehre küstünün sokak aralarında gayet güzel giyinmiş, saçları kısa kesilmiş kadınlar da var. sıcak. sokaklarda, şehre küstünün küçük meydanında beş altı ayağı çıplak çocuk oynuyor. kan tere batmışlar. bacaklarını gün yakmış. yüzleri esmer. yüzlerinde pare pare gün yanığı. çocuklardan birini çağırdım.

«bana kahveyi göstersene arkadaş», dedim.
«gösteririm», dedi.
önüme düştü.
çocuktan al haberi derler.
«aslan arkadaş buraya neden şehre küstü demişler? siz şehre mi küstünüz?» diye sordum. «biz küsmedik». «ya kim küsmüş?»
«bu mahallenin dedesi küsmüş».
«neden küsmüş?»
«yok. küsmüş işte. nenem küsmüş der».
«canım bir sebebi var bunun, elbette arkadaş».
durdu düşündü. parmağını ağzına soktu düşündü. bir gözünü yumdu. alnını kırıştırdı. dudaklarını kemirdi. sümüğünü çekti. uzun uzun bana baktı.
«söyle,» diye atıldım.
gülümsedi. durdu bekledi. sonra birden:
«yirmi beş kuruş verirsen...» dedi.
«veririm,» dedim.
elini açtı.
«hadi ver».
avucuna bir yirmibeşlik koydum. şaşırdı.

«şey...» dedi...

«nenem derki... o antepte, kalenin orada, dabakçüann yanında, bir dev varmış... şey... şey... o dev kalenin padişahının kızını istemiş... padişah korkmuş. nenem öyle derdi işte. korkunca da padişah. bu devi öldüren kızımı alsın demiş. nenem derdi ki bir kelce oğlan varmış. armut çöpü boyunlu bir kel oğlan... ya işte bir keloğlan... o dev var ya gözlerinden ateş saçarmış. gözlerindeki ışıktan gece gündüz gibi olurmuş. ya işte o keloğlan ben onu öldürürüm demiş, padişah kızını verirse... padişah veririm demiş... o da çekmiş kılıcını öldürmüş. sonra padişah kızını vermemiş ona...»

durdu. gene düşündü. bana baktı. alnı kırıştı. «sonra da gelmiş buraya keloğlan, küsmüş şehre. bir ev kurmuş. burası böyle olmuş».

sözünü bitirir bitirmez arkasını dönüp kaçtı. bir sokakta kayboldu gitti. kaçarken gözlerinden bir yalan utancının şimşeğini gördüm.

kahveyi buldum. on kadar adam oturmuş, sohbet ediyorlardı. selâm verdim. yer gösterdiler. hal hatır sordular. oradan buradan konuştuk. ne için geldiğimi öğrenince güldüler.

«eskiden kalmadır,» dediler. sonra türlü hikâyeler söylediler. bir tanesi şu:

«doğru bir adam varmış. hiç yalan söylemezmiş. yanında babası adam kesse, sorduklarında söylermiş... bunun doğruluğundan herkes rahatsız olurmuş. ne görse, ne duysa olduğu gibi söylermiş. bu yüzden birbiriyle kötü olanlar çok olmuş. bu yüzden adam şehirden, şehir de adamdan usanmış. doğru adam başım almış buraya gelmiş. burada ev kurmuş. onu sevenler de... doğruyu kim sevmez, namussuzlardan gayri! onu sevenler de gelmişler yanına ev tutmuşlar. burası olmuş şehre küsmüşler mahallesi».

sonra antepte bizim kahramanın babası şehre küstüye ait bir hikâye söyledi. belki de doğrusu budur. en akla yakını budur.

«o zamanlar şehir kalenin içindeymiş. kalenin çok zalim bir beyi varmış. zalim mi zalim. önüne geleni asar, önüne geleni kesermiş. halktan son meteliğine kadar vergi toplarmış-son yiyeceklerine kadar ellerinden alırmış. beyin de üç oğlu varmış. ikisi babaları gibiymiş. en küçüğü aksineymiş. bu kadar zulme dayanamamış. önce gitmiş babasma, halka zulmetmemesi için yalvarmış. baba terslemiş onu. o, durmamış yıllar yılı yalvarmış. baba onu zindana atmış. epey yattıktan sonra çıkarmış. çocuk babasına çok içerliyormuş. bunun üstüne ona yalvarmayı kesmiş. halkla anlaşmaya bakmış. geceleri ev ev dolaşır babası aleyhine isyan hazırlamak için onları yola getirmeğe çalışırmış. halk korkusundan ona yanaşamaz-mış. bu beyin bir hilesi derler, korkarlarmiş. gene yanına e-pey arkadaş bulup babasına isyan bayrağını açmış. içlerinden birinin ihaneti yüzünden galip gelecekken mağlûp olmuşlar. oğlan adamlarıyla kaçmış, eşkiya olmuş. yıllarca dağlarda eş kiya gezmiş. babası ölmüş, yerine büyük kardeşi geçmiş. bunu da meşakkat, eşkiyalık ihtiyarlatmış. kardeşi de affetmiş. ama o kaleye bir daha gitmemiş. gitse gene zulüm görecek. adamlarıyla buraya yerleşmiş. burada bir şehir kurmuş. adına «şeh re küstü» demişler. rivayet ederler ki sonunda şehre küstü-lüler, kaleyi zaptetmişler, âdil bir idare kurmuşlar».

kaç hikâyesi varsa şehre küstünün, hepsi iyi. hepsi iyilik üstüne. tatlı bir küsme bu.