Şeert Ol

sankoparkta dürüm yemek

  1. 1
    geçen gün sankopark'ı geziyoruz dört arkadaş.
    bu modern merkezin en üst katına bir dürümcü açılmış.
    "modern yapılar ne kadar çoğalsa da antep ve antep'liler dürümden ödün vermiyolar."
    diyordum kendi kendime...
    böyle bir mekanda dürümcü olması hoş bir şey gibi geldi.
    "bi yiyelim" dedik...
    bir yerimiz artar belki,
    belli mi olur?
    "esnaftan aldığımız sinerjiyi buradan alabilecek miyiz?"
    hahov!
    yahu bir dürüm üç lira!
    bahsi geçen sinerjinin % 50'si fiyat listesinde kül oldu zaten.
    ama dedik,önyargılı olmayalım,mcdonalds'dan hamburger yiyeceğimize,dürüm yiyelim.
    nohut,kavurma,kızartma,köfte gibi çeşitler var.
    neyse,
    kendimizi kibar hissedermişçesine,bütün kibarların içinde dürümü aldık.
    her dürüm için bi de tepsi verdiler.
    bizim bildiğimiz dürüm,ekmek ebatında bi kağıda sarılır verilir.
    tepsi de neymiş?
    neyse...
    turşu alıcam,
    baktım insanlar turşuyu maşamsı bir cisimle alıyolar,
    bir de sıra bekliyolar bunun için.
    elimi turşu kabına daldırıp aldım küçük esnaftan kalma bir alışkanlık olarak.
    dürümü satan bayan tuhaf tuhaf baktı yüzüme.
    "ne bahiyn oğlum,heç mi antep'li görmedin?" diyesim gelmedi desem yalan olur.

    her neyse,
    geçtik oturduk ağam,
    bekliyorum ki burnu sümüklü çırak gelicek ve "ayran içermisiniz abi?" diye sorucak.
    biz de, "yogaam,acı sen bi maşraba su getir bize" diye karşılık vericez güya.
    ahov!
    kafamı kaldırıp yukarı baktığımda gördüm ki küçük su elli kuruş.
    "allah'ın bi suyunu goyar adam şurıya." dedim kendi kendime

    küçük esnaf her şeyden para kazanır ama...
    allah'ın suyundan asla!
    hatta yaz aylarında dükkanının önüne büyük bi termus koyar ki,
    gelen geçen hayrına bir bardak su içsin,serinlesin diye...
    tamam,bir termus dolusu su beklemiyodum ama,
    en azından allah'ın suyu ikram edilmeli insana.
    "nası etmişiiz yorum bilmeym ki..."
    "eyi de esnafmışıız yorum siz!"

    şöyle tuhaf,şekilsiz koltuklara geçtik oturduk.
    duvarda ne antepspor'un posteri var,
    ne "dürüm 1 kaat" yazısı,
    ne de "başka yerde şubemiz yoktur" yazısı.

    sağa sola bakıyorum,
    o dürümcülerdeki sakalı bıyığı birbirine girmiş adamların hiç birisi yok.
    millet dürüm yedim diye kendi kendini kandırıyormuş meğer,
    biz de beraber tabi...
    dürümün altından nohutlar dökülüyor...
    dedim "pempe kaat varsa elimizi silek"
    hani her dürümcüde olur ya onlardan...
    heyhat!
    ne gezer?
    gayet şık ve modern bir peçetelik.
    alışkın değiliz biz böyle şeylere.
    bu tür şeyler modernlik ölçüsü olmaz ki hem...
    ınsan neyse o'dur...
    ya yelpaze şeklinde kıvrılıp su bardağına konulmuş pembe kağıtlar olmalı,
    ya da en ucuzundan,
    elini sildiğin zaman parçalanması muhtemel bir peçete paketi...
    kasanın üzerinde durmalı.

    sineği bol,yerleri simsiyah dürümcülerde büyümüş;
    ve bu vesileyle erişilmesi güç lezzetlere ulaşmış dört arkadaş...
    birbirimizin suratına bakıyoruz.
    "dürümden dökülen nohut tanelerini ağzımıza atalım mı?" diye.
    "millet bize mi bahar ola?"
    ağzımız kapalı,gözlerimizle konuşuyoruz...
    Çocukluğumuzdan ergenliğimize kadar böyle gördük,böyle yapmalıyız.
    dürümden düşen taneleri de dürümden sonra yemezse,
    o dürümün yarısını orada bırakmış gibi hissediyor insan.
    bu şekilde on tane dürüm yese de doymuyor.
    antep'li için,sigaranın sonunun güzel olması gibi bir şey bu.
    sonunu içemediği sigarayı sigaradan saymaz ve bitane daha yakar ya hani.
    ışte öyle bir şey.
    bir de "burası modern bir yer,burada modern olmalısınız" gibi ortama sinmiş bir düşünce var...
    en kötüsü de bu işte...
    "ya olduğun gibi görün,ya göründüğün gibi ol" düsturunu unutturuyor insana o bol ışıklı ortam...
    ınsanlar (biz de) her an kötü bir şey yapacakmış gibi hareket ediyor,
    hiç birisi rahat değil sanki...


    dürüm bittiğinde gözüm yine o sümüklü çırağı aradı.
    gelip kağıtları almalı,
    kirli beziyle masayı silmeli,
    "Çay içermisiniz abi?" diye sormalı...
    lakin,
    ne gelen var ne giden...

    oysa,
    plastik bardakta çayımızı içmeliyiz müessesenin ikramı olarak.
    sigaramız da yanmalı tabi,
    hem de sigara yasak olduğu halde...
    esnaf abinin gözükaralığı da bizimle beraber olmalı...
    "kimse bişey diyemez usda,için siz" diye,
    teşvik etmeli bizi,
    müşterisi rahat etsin diye yasağı bile çiğneyebilmeli...


    garip şekilli duvarlara bakıyoruz,
    farklı bir boyut gibi geliyor bize burası...

    velhasılkelam,
    dürümü yedik ve gitmek için kalktık...
    şöyle bir tepeden baktım mekana...
    "cık...bize göre deelmiş ağam buralık"
    "olmadı bu iş"
    gönlümüzün yarısı küçük esnaftaymış meğer...
    yağ kokan o dükkanların,
    gazete serili tezgahlarında aramalıymışız kendimizi...

    ılk başta,
    fastfood'un yanında dürümcü olması hoşumuza gitmiş olsa da...
    bu cimrilik,
    ınsana allah'ın bir yudum suyunu çok gören bu gözüdarlık,
    ınsanı para harcamaya,
    dolayısıyla tüketmeye teşvik eden bu düşünce,
    oturmadı üzerimize...
    dürüm dediğin dürümcü abilerin işi,
    bunu çok iyi anladım...
    yedimi orda yemeli insan,
    hem de yarı fiyatına...
    oradan da en yakın tatlıcıya geçmeli,
    cepte kalan diğer bozuklukları da tatlıcıda tüketmeli...
    ışte o zaman göğsünü gere gere gezmeli ağzında kürdanla,
    "ben dürüm yedim" diye,
    ve mutlu olmalı...


    #45987 mamet alberto | 8 yıl önce
     
  2. aleyını gösder